İçeriğe geç

Kuran Galerisi Blog · Makaleler

Seyyidü'l-İstiğfar: Peygamberimizin İstiğfarların Efendisi Olarak Adlandırdığı Dua

Şeddâd b. Evs adlı sahabi, Ṣaḥīḥ al-Bukhārī'de yalnızca tek bir hadisle yer alır. Bu hadiste Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir bağışlanma duasına başka hiçbir duanın taşımadığı bir unvan vermiştir. Bu unvanı neyin hak ettiğini cümle cümle okuyun.

6 dakikalık okuma5 kaynakIstighfar

Yazar:The Quran Gallery team

Şeddâd b. Evs, Ṣaḥīḥ al-Bukhārī’de yalnızca bir kez karşımıza çıkar. Şair Hassân b. Sâbit’in yeğeni olan ve Şam’a yerleşen bu sahabiden, bir ömür boyu aktarabileceği onca şey arasından Buhârî’nin eserine aldığı tek rivayet bir duadır. Bu dua, koleksiyondaki başka hiçbir duaya nasip olmayan bir unvanla anılır: seyyidü’l-istiğfar, yani “bağışlanma dilemenin efendisi”.

حَدَّثَنِي شَدَّادُ بْنُ أَوْسٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «سَيِّدُ الِاسْتِغْفَارِ أَنْ تَقُولَ: اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي، لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ، وَأَبُوءُ بِذَنْبِي، اغْفِرْ لِي، فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ. وَمَنْ قَالَهَا مِنَ النَّهَارِ مُوقِنًا بِهَا فَمَاتَ مِنْ يَوْمِهِ قَبْلَ أَنْ يُمْسِيَ فَهُوَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَمَنْ قَالَهَا مِنَ اللَّيْلِ وَهْوَ مُوقِنٌ بِهَا فَمَاتَ قَبْلَ أَنْ يُصْبِحَ فَهْوَ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ»

“Şeddâd b. Evs (Allah ondan razı olsun), Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle rivayet etmiştir: ‘İstiğfarın efendisi şudur: Allah’ım! Sen benim Rabbimsin, Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. Gücüm yettiğince Senin ahdin ve vaadin üzereyim. Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Bana verdiğin nimetinle Sana dönüyor (itiraf ediyor), günahımla da dönüyorum. Beni bağışla, çünkü günahları Senden başka bağışlayacak kimse yoktur. Kim bunu gündüzün, yürekten inanarak söyler de o gün akşam olmadan ölürse, o kimse cennet ehlindendir. Kim de bunu geceleyin, yürekten inanarak söyler de sabah olmadan ölürse, o kimse de cennet ehlindendir.‘”

— Ṣaḥīḥ al-Bukhārī, 6306 numaralı hadis, baskısı, 8/67. sayfa, Dualar (Daavât) Kitabı, “İstiğfarın en faziletlisi” babı.

Bir Duayı “Efendi” Yapan Nedir?

İbn Hacer’in aktardığı şerhte et-Tîbî, bu isimlendirmeyi öylesine geçiştirilecek bir söz sanatı olarak değil, açıklanmaya değer bir iddia olarak ele alır:

“Bu dua, tövbenin bütün manalarını kendisinde topladığı için ona ‘efendi’ (seyyid) adı verilmiştir. Zira seyyid kelimesi aslen, ihtiyaçların kendisine arz edildiği ve meselelerin kendisine danışıldığı reis anlamına gelir.”

— Fatḥ al-Bārī bi-sharḥ Ṣaḥīḥ al-Bukhārī, baskısı, 11/99. sayfa.

Bu hadisin ilk muhataplarının konuştuğu günlük Arapçada seyyid, yalnızca kraliyet ailesine özgü bir saygı ifadesi değildi. Bir kabilenin anlaşmazlıklarını ve ihtiyaçlarını götürdüğü, her küçük meselenin eninde sonunda kendisine bağlandığı kişiydi. Belirli bir ifadeyi “istiğfarın efendisi” olarak adlandırmak, o ifadenin işlevi hakkında bir iddia ortaya koymaktır: Bağışlanma dilemek için kullanılan daha kısa her dua eninde sonunda bu duaya bağlanır; çünkü bu dua, diğerlerinin ayrı ayrı barındırdığı manaları tek bir nefeste zaten içinde taşır.

İbn Hacer, bu iddiayı ayrıntılı bir şekilde temellendirmeye çalışan daha eski bir çabayı, şârih İbn Ebû Cemre’den aktarır. İbn Ebû Cemre, bu duanın neleri tek bir çatı altında topladığını şöyle sıralar:

“Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hadiste öylesine çarpıcı manaları ve zarif bir ifadeyi bir araya getirmiştir ki, bu dua ‘istiğfarın efendisi’ olarak adlandırılmayı sonuna kadar hak eder. Bu duanın içinde şunlar vardır: Allah’ın uluhiyetini ve kişinin O’na olan kulluğunu ikrar etmesi; O’nun Yaratıcı olduğunu kabul etmesi; O’nun aldığı ahdi tasdik etmesi; O’nun vaat ettiğine umut bağlaması; kulun kendi kendine açtığı kötülüklerden yine O’na sığınması; her nimeti onu Veren’e nispet etmesi; günahı kendi nefsine atfetmesi; bağışlanma arzusu ve O’ndan başka kimsenin bunu bağışlamaya muktedir olmadığını ikrar etmesi.”

— Fatḥ al-Bārī bi-sharḥ Ṣaḥīḥ al-Bukhārī, baskısı, 11/100. sayfa.

Bir insanın otuz saniyenin altında söyleyebileceği tek bir cümleye sığdırılmış dokuz ikrar. Duayı bu listeyi göz önünde bulundurarak okumak, içindeki her bir ifadenin ne işe yaradığını tamamen değiştirir.

“Senin Vaadin Üzereyim” İfadesinin Arkasındaki Ahit

“وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ” yani “Gücüm yettiğince Senin ahdin ve vaadin üzereyim” ifadesini ele alalım. Buradaki “ahit” kelimesini, kişinin ilk iman ettiği gün kurulan bir bağ olarak okumak kolaya kaçmak olur. İbn Hacer ise bunu, herhangi bir bireyin imanından çok daha eskiye dayandırır:

“O, ahdin manasını zerreler âleminde alınan söz, yani hususi olarak tevhid inancı şeklinde anlamıştır. Vaat ise, bu inanç üzere ölen kimseyi Allah’ın cennete koymasıdır.”

— Fatḥ al-Bārī bi-sharḥ Ṣaḥīḥ al-Bukhārī, baskısı, 11/100. sayfa.

“Zerreler âlemi” (bezm-i elest), müfessirlerin, hiçbirimiz henüz bir bedende dünyaya gelmeden önce Kur’an’ın tasvir ettiği o sahneye verdikleri isimdir:

وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنۢ بَنِىٓ ءَادَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ ۖ قَالُوا۟ بَلَىٰ ۛ شَهِدْنَآ ۛ أَن تَقُولُوا۟ يَوْمَ ٱلْقِيَـٰمَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَـٰذَا غَـٰفِلِينَ

“Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da, ‘Evet, şahit olduk’ demişlerdi. Bu, kıyamet günü, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz içindir.”

— A’râf Suresi, 7:172

Yaşamış her insan, cevabı unutabilecek bir benliğe sahip olmadan çok önce bu soruya zaten bir kez cevap vermiştir. “Senin ahdin üzereyim” ifadesi, bu duanın içinde sıfırdan verilen yeni bir söz değildir; kişinin, kendi ruhunun çoktan verdiği ve sonra bir ömür boyu yarı yarıya unutarak geçirdiği bir sözü kendisine yüksek sesle hatırlatmasıdır. Onu takip eden “gücüm yettiğince” ifadesi de aynı derecede bilinçli bir amaca hizmet eder. Bu, kişinin kendine tanıdığı bir kaçış kapısı değildir; İbn Hacer bunu, duanın lafzına yerleştirilmiş bir rahmet olarak okur. Bu, hiç kimsenin o ilk şahitliği kusursuz bir şekilde yerine getiremeyeceğinin ve dolayısıyla kimseden böyle bir şeyin beklenmediğinin bir itirafıdır.

Geri Verilemeyecek Olanla Dönmek

Bu duaya, üzerine yazan âlimler arasındaki o meşhur ününü kazandıran eşleşme sonlara doğru gelir: “أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ، وَأَبُوءُ بِذَنْبِي” yani “Bana verdiğin nimetinle Sana dönüyor (itiraf ediyor), günahımla da dönüyorum.” Hadisin bir rivayetinde ilk kısımdaki “Sana” kelimesi yer almaz; yukarıdaki lafız ise doğrudan Buhârî’nin kendi metnine dayanmaktadır.

Ebû’u fiili, sıradan bir “itiraf ediyorum” sözünden çok daha fazlasını taşır. İbn Hacer bu kelimenin kökenine inerek şöyle der:

“Ebû’u —bâ harfi ve uzatılan bir hemze ile— ‘ikrar ediyorum’ demektir. Kökeni, bir şeye kaçınılmaz bir şekilde bağlı olmak anlamına gelen el-bevâ’ kelimesidir. ‘Allah onu bir meskene yerleştirdi’ ifadesiyle aynı kökten gelir; sanki kişi oraya ayrılmaz bir şekilde bağlanmış gibidir.”

— Fatḥ al-Bārī bi-sharḥ Ṣaḥīḥ al-Bukhārī, baskısı, 11/100. sayfa.

Mesken, insanın öylesine laf arasında bahsettiği bir yer değildir; orası, içinde yaşamak zorunda olduğu yerdir. Tek bir nefeste iki kez söylenen bu fiil, nimeti ve günahı aynı kategoriye koyar: Her ikisi de insanın içine yerleştiği, hiçbirinin inkâr edilemeyeceği gerçeklerdir. Sıralama da önemlidir. Aynı şerhte et-Tîbî, şükrün itiraftan önce bilerek yerleştirildiğine dikkat çeker: Nimet, hiçbir sınırlandırma olmaksızın önce zikredilir ki, her türlü lütfu tek seferde kapsasın. Kişi ancak bu nimetin içinde durduktan sonra kendi hatasını dürüstçe adlandırma hakkını kazanır; bu, bahanelerle geçiştirilebilecek bir kusur değil, düpedüz bir günahtır.

Mükafat Neden Sadece Söylemeye Değil de Yakîne (Kesin İnanca) Bağlıdır?

Hadis, talep kısmıyla sona ermez. Bir şartla biter: “kim bunu yürekten inanarak (yakîn ile) söylerse” — mûkınen bihâ. Bu ifade, tüm vaadin etrafında döndüğü kilit noktasıdır. Kelimelerin doğru telaffuz edilip edilmediğini sormaz; bunu bir çocuk da başarabilir. Asıl sorduğu, İbn Ebû Cemre’nin sıraladığı o dokuz ikrarın söylenirken gerçekten kastedilip kastedilmediğidir; “günahımla dönüyorum” diyen kişinin, o an gerçekten bir günahı olduğuna samimiyetle inanıp inanmadığıdır.

Bu, kolay bir duaya sonradan eklenmiş zorlaştırıcı bir şart değildir. Et-Tîbî’nin ismin kendisi hakkında öne sürdüğü iddiayla aynıdır: Bu lafız, “efendi” unvanını ancak arkasındaki yakîn (kesin inanç), dilinin kusursuzluğuyla eşleştiğinde hak eder. Bu inanç olmadan söylendiğinde, bağışlanma dilemek için güzel bir dua olarak kalır. Ancak bu inançla söylendiğinde hadis, Kur’an’ın kendi amel defterinden umudunu kesmiş herkese vaat ettiği şeye çok daha yakın bir durumu tasvir etmektedir:

۞ قُلْ يَـٰعِبَادِىَ ٱلَّذِينَ أَسْرَفُوا۟ عَلَىٰٓ أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا۟ مِن رَّحْمَةِ ٱللَّهِ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يَغْفِرُ ٱلذُّنُوبَ جَمِيعًا ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ

“De ki: ‘Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.‘”

— Zümer Suresi, 39:53

Duanın minyatür bir şekilde kapanışını yaptığı iddia da tam olarak budur: “Günahları Senden başka bağışlayacak kimse yoktur.” Bu ifadenin en başta değil de dokuz ikrarın en sonunda yer almasının sebebi, ondan önce söylenen her şeyin bu talebi dürüst kılmasıdır.

Bu duayı ezberlemek sadece bir akşam sürer. Ancak her bir cümlesini sırasıyla, sabah ve akşam hakkını vererek içselleştirmek, insanın ömrünün geri kalanını alacak olan kısımdır. Belki de tam da bu yüzden, bir sahabinin tek bir hadisi, bu duaya başka hiçbir istiğfarın taşımadığı bir unvanı kazandırmaya yetmiştir. Quran Gallery Zikirler koleksiyonu, bu duayı bu şekilde okumaya başlamak isteyenler için kaynaklı sabah ve akşam zikirleri arasında muhafaza etmektedir.

Devam et

Istighfar

Sor

Az önce okuduğunuz hakkında kütüphaneye sorun

Her yanıt basılı sayfaya dayanır — adlandırılmış bir baskı, cilt ve sayfa — ve metin soruyu çözmediğinde bunu söyler.

Sorunuzla Quran Gallery sohbetini açar.