İçeriğe geç
Search blog
Search blog…
Tüm yazılar

Articles

Şifa ve Hekim: Tıbb-ı Nebevî Bizden Aslında Ne İstiyor?

"Sünnet tıbbı" ya bir takviye edici gıda reyonu gibi pazarlanıyor ya da kocakarı ilacı denilerek kestirip atılıyor. Oysa hadisler çok daha net ve faydalı bir çerçeve çiziyor: Tedavi olun, ölçülü yiyin ve bedenle birlikte kalbi de iyileştirin. Üstelik buradaki her bir alıntı, basılı eserlerden tek tek teyit edildi.

Yazar
Quran Gallery Ekibi
Yayımlanma
Okuma süresi
5 dakikalık okuma

İnternette “tıbb-ı nebevî” diye arattığınızda karşınıza muhtemelen şu iki manzaradan biri çıkar: Ya üzerinde hadis yazılı çörek otu yağı kapsülleri satan bir mağaza ya da inançla tıbbın birbirine zıt olduğunu ve inanan birinin bu ikisinden birini seçmesi gerektiğini savunan bir tartışma. Aslında kaynakların söylediği şey bu ikisi de değildir. Hadisleri, derleyicilerin onları yerleştirdiği sıraya göre ve eksiksiz bir şekilde okuduğunuzda, çok daha net ve faydalı bir tablo ortaya çıkar: Bu, tıbbın yerine geçecek bir alternatif değil, hastalıkların nasıl tedavi edileceğine dair bir rehberdir.

İşe, bir grup bedevinin doğrudan Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) sorduğu şu soruyla başlayalım: Tedavi olmalı mıyız, yoksa bu Allah’a yeterince tevekkül etmediğimiz anlamına mı gelir?

Onun verdiği cevap, sorunun sorulduğu o an meseleyi kesin bir şekilde çözüme kavuşturmuştur:

“Bedeviler: ‘Ey Allah’ın Resulü, tedavi olalım mı?’ diye sordular. O şöyle buyurdu: ‘Evet, ey Allah’ın kulları, tedavi olun. Zira Allah, yarattığı her hastalık için mutlaka bir şifa —veya deva— yaratmıştır. Sadece bir hastalık müstesna.’ Onun ne olduğunu sorduklarında ise ‘İhtiyarlık’ buyurdu.” Bu ifadeler, Tirmizî’nin bizzat hadisi kaydettiği ve ardından hasen sahih olarak derecelendirdiği baskısının 3/561 numaralı sayfasında yer almaktadır.

Bu cümledeki emir kipi, açıkça izin isteyen insanlara hitaben söylenen “tedavi olun” (tedâvev) ifadesidir. Bu ifadede doktora gitmeyi, ilaç kullanmayı veya teşhis koydurmayı inanç zafiyeti olarak gören hiçbir şey yoktur. Aksine, bu iki durum birbiriyle uyum içindedir: Şifanın var olduğuna inanmak ve onu aramak için yola koyulmak.

Kur’an’da doğrudan metnin içinde şifa olarak adlandırılan iki şey vardır. Biri bir yiyecektir. Diğeri ise Kur’an’ın bizzat kendisidir.

ثُمَّ كُلِى مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ فَٱسْلُكِى سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًا ۚ يَخْرُجُ مِنۢ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَٰنُهُۥ فِيهِ شِفَآءٌ لِّلنَّاسِ ۗ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Sonra her türlü meyveden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollara gir. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için büyük bir ibret vardır.

— Nahl Suresi, 16:69

Ayet, aynı pasajda iki ayet önce bahsedilen arının ürettiği balı tarif etmektedir. Balın hangi hastalığı tedavi ettiğini veya dozunu belirtmez. İçeceğin bizzat kendisini, genel bir kategori olarak, Allah’ın düşünen insanlar için işaret ettiği ayetler (deliller) arasında bir şifa kaynağı olarak nitelendirir.

Aynı kelimeyi taşıyan ikinci şey ise Kur’an’dır:

وَنُنَزِّلُ مِنَ ٱلْقُرْءَانِ مَا هُوَ شِفَآءٌ وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ ۙ وَلَا يَزِيدُ ٱلظَّـٰلِمِينَ إِلَّا خَسَارًا

Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.

— İsrâ Suresi, 17:82

Âlimlerin rukye konusunu —yani fiziksel tedavinin yerine değil, onunla birlikte şifa aramanın bir yolu olarak hastanın üzerine veya kişinin kendi üzerine Kur’an okumasını— tartışırken işaret ettikleri ayet budur. Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) rahatsızlandığında koruyucu sureleri (Muavvizeteyn) kendi üzerine okuyup üflerdi; son hastalığı ağırlaştığında ise onun üzerine bizzat kendisi okumuştur. Bu rivayet, Müslim’in “Muavvizât ile hastaya rukye yapılması” başlığını taşıyan bölümünde, baskısının 7/16 numaralı sayfasında yer almaktadır. Ayetin kendisi, Kur’an okumayı belirli bir hastalığın tedavisi olarak tanımlamaz; Kur’an’ı, ona inananlar için rahmet ile aynı nefeste şifa olarak adlandırır.

Tüm bu literatürdeki en bilinen örnek, birden fazla sahabe tarafından aktarılan çörek otu hakkındaki şu tek hadistir:

“Şüphesiz çörek otunda ölüm hariç her hastalık için bir şifa vardır.” Bu lafız, Hz. Âişe’den nakledilerek baskısının 7/124 numaralı sayfasında; ayrıca Ebû Hureyre aracılığıyla ve çörek otunun şûnîz anlamına geldiği notuyla baskısının 7/25 numaralı sayfasında kayıtlıdır. En çok itibar edilen iki hadis külliyatının her ikisi de bu hadise, farklı birer sahabeden naklederek yer vermiştir.

Burada ihtiyaç duyulan şey dikkatli bir okumadır. “Her hastalık için şifa” ifadesi ilk duyulduğunda, diğer tüm tedavileri gereksiz kılacak bir garanti gibi tınlar; ancak bu lafız üzerinde bizzat çalışan klasik dönem şarihleri meseleyi böyle okumamışlardır. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, tam da bu hadis üzerine yazarken, “âlimlerimiz bunun genel bir ifade formunda söylendiğini, ancak kastedilenin hususi bir mana olduğunu belirtmişlerdir” diye kaydeder. Zira hastalıkların çoğu, çörek otunun etki ettiği daha dar bir nedenler kümesine dayanır; yoksa kelimenin tam anlamıyla bir insanın yaşayabileceği her türlü rahatsızlığa değil. Bu yorum, adlı eserin 1131 numaralı sayfasında yer almaktadır.

Biz burada kendi yorumumuzu sunmuyor, yalnızca bu okumayı aktarıyoruz; zaten bu yazının amacı da sadece bunu aktarmaktır. Ortada ne bir doz, ne çörek otunun belirli bir hastalığı tedavi ettiğine dair bir iddia, ne de tüm bunlardan yola çıkarak teşhis veya reçeteyi es geçmek için bir sebep vardır. Onu bir rahmet olarak nitelendiren aynı hadis, bu makalenin girişinde yer alan ve açıkça tedavi olmayı emreden hadisten sadece birkaç sayfa ötede durmaktadır.

Gelenek, herhangi bir spesifik devadan önce, sıklıkla çok daha yalın bir talimata geri döner: İhtiyacınız olduğunu düşündüğünüzden daha az yiyin.

“Hiçbir insan midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Eğer mutlaka daha fazla yiyecekse, o zaman midesinin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırsın.” Tirmizî bunu baskısının 4/188 numaralı sayfasında kaydeder ve yukarıdaki tedavi arayışıyla ilgili hadisle aynı şekilde derecelendirir: hasen sahih.

Kur’an, aynı ölçülülüğü sadece neyin mubah olduğu meselesi olarak değil, neyin helal ve temiz (tayyib) olduğu çerçevesinde ele alır:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلنَّاسُ كُلُوا۟ مِمَّا فِى ٱلْأَرْضِ حَلَـٰلًا طَيِّبًا وَلَا تَتَّبِعُوا۟ خُطُوَٰتِ ٱلشَّيْطَـٰنِ ۚ إِنَّهُۥ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ

Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helal ve temiz olanlarından yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

— Bakara Suresi, 2:168

Yan yana okunduğunda, bu iki metin aynı noktaya farklı yönlerden işaret eder: Bir insanın ne yediği ve ne kadar yediği, sadece hastalandıktan sonra değil, hastalanmadan önce de düzene sokulması gereken bir mesele olarak ele alınır.

Parçaları birleştirdiğinizde, “Sünnet tıbbı”nın tek bir şeyi değil, iki farklı şeyi adlandırdığı ortaya çıkar. Bir yanda bedenin tedavisi vardır: Gıda, ölçülülük ve gerektiğinde bir hekime başvurulmasına dair açık talimat. Diğer yanda ise kalbin tedavisi vardır: İbadetlerde ve hastaya yapılan rukye esnasında, Kur’an’ın bizzat şifa olarak adlandırdığı ayetleri okumak. Bu metinlerde ne biri diğerinin alternatifi olarak sunulur, ne de herhangi biri doktorun yerine geçer.

Eğer bu meselenin ikinci yarısını —yani Müslümanların hastalar, kaygı durumları ve günlük korunma için rukye olarak kullandıkları duaları ve okumaları— arıyorsanız, Adhkar bunları kaynaklarıyla birlikte Arapça metinleri, okunuşları ve çevirileriyle derlemektedir. Tıpkı bu makaledeki alıntıların körü körüne inanılmak yerine teyit edilebilecek şekilde kurgulanması gibi.

Allah aramızdaki hastalara afiyet versin ve tıbbın ulaşamadığı dertlere şifa ihsan eylesin.