Articles
Her Amelden Daha Ağır: Kur'an ve Sünnet Allah'ı Zikredenlere Neler Vaat Ediyor?
Âlimler zikri hem en kolay ibadet hem de mizanda en ağır basan amel olarak tanımlamışlardır. İşte Kur'an ve Sünnet'in zikrin mükafatınıza, şeytandan korunmanıza ve Allah katındaki yerinize etkileri hakkında söyledikleri.
- Yazar
- The Quran Gallery team
- Yayımlanma
- Okuma süresi
- 6 dakikalık okuma
İslam’da her ibadetin bir mevsimi veya bir sınırı vardır: Namazın belirlenmiş beş vakti, orucun bir ayı, haccın ise gücü yetenler için ömürde bir kez yerine getirilme şartı bulunur. Zikrin, yani Allah’ı anmanın ise böyle sınırları yoktur. Hiçbir maliyeti yoktur, abdest gerektirmez; arabaya yürürken veya kırmızı ışıkta beklerken bile yapılabilir. Buna rağmen Kur’an ve Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), zikri genellikle bir insanın yapabileceği en büyük ibadetler için kullanılan ifadelerle tarif eder. Zikrin sizden istediği bu kadar az şey ile nasların ona biçtiği bu muazzam değer arasındaki fark, üzerinde uzun uzun düşünmeye değerdir.
Allah, namazı insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyan bir ibadet olarak zikreder ve hemen ardından, aynı ayet içinde başka bir şeyi onun da üzerine yerleştirir:
ٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِنَ ٱلْكِتَـٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ ۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ ۗ وَلَذِكْرُ ٱللَّهِ أَكْبَرُ ۗ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ Kitap’tan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak ise en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.
Müfessirler “Allah’ı anmak ise en büyük ibadettir” ifadesini iki farklı şekilde yorumlamışlardır ve her ikisi de dikkate değerdir: Birincisi, zikir bir insanın dilini ve kalbini meşgul edebileceği diğer her şeyden daha büyüktür. İkincisi, namazın kendisi de özünde bir zikirdir; dolayısıyla ayet namazla rekabet etmiyor, aksine namazı en başta değerli kılan şeyin ne olduğunu vurguluyordur. Her iki yorum da aynı kapıya çıkar: Gününüzü ne doldurursa doldursun, tüm bunların temelinde yatan zikir, işin en önemli kısmıdır.
Kur’an, “ne kadar zikrin yeterli olduğu” konusunu belirsiz bırakmaz. Cuma namazını ve namaz bittikten sonra günlük işlere dönüşü anlattıktan sonra, kurtuluşa ermeyi şu şarta bağlar:
فَإِذَا قُضِيَتِ ٱلصَّلَوٰةُ فَٱنتَشِرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ وَٱبْتَغُوا۟ مِن فَضْلِ ٱللَّهِ وَٱذْكُرُوا۟ ٱللَّهَ كَثِيرًا لَّعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.
Zikrin nerede konumlandığına dikkat edin: Mescidin içinde değil; çarşıda, işte, “Allah’ın lütfundan nasibi arama” eyleminin gerçekleştiği her yerde. Ayet, zikri bir sonraki namaza kadar bir kenara bırakan değil, onu günlük işlerinin içine taşıyan bir insan profili çizer. Kur’an başka bir yerde bunun tam tersi durumu da aynı netlikte ifade eder: Malların ve çocukların zikri tamamen unutturması, “hüsrana uğrayanları” tanımlayan şeydir (Münâfikûn Suresi, 63:9). Bu iki ayet arasında bütün bir yaşam tasarımı yatar: Dolu dolu bir hayatın yerine geçen bir zikir değil, o hayatın her anına nüfuz eden bir zikir.
Kur’an’da zikirle ilgili belki de en çarpıcı ifade, onun sadece kabul edilmekle kalmayıp bizzat karşılık bulduğudur:
فَٱذْكُرُونِىٓ أَذْكُرْكُمْ وَٱشْكُرُوا۟ لِى وَلَا تَكْفُرُونِ Öyleyse beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin ve nankörlük etmeyin.
Ebû Hureyre’den rivayet edilen bir hadis, bu karşılığın pratikte nasıl göründüğünü ve nasıl katlanarak arttığını açıkça ortaya koyar:
أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي، وَأَنَا مَعَهُ إِذَا ذَكَرَنِي، فَإِنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي، وَإِنْ ذَكَرَنِي فِي مَلَإٍ ذَكَرْتُهُ فِي مَلَإٍ خَيْرٍ مِنْهُمْ، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ بِشِبْرٍ تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ بَاعًا، وَإِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً Yüce Allah şöyle buyurur: Ben kulumun bana olan zannı üzereyim ve beni zikrettiğinde onunla beraberim. Eğer beni kendi içinde zikrederse, ben de onu kendi içimde zikrederim. Eğer beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.
— Sahih-i Buhari, baskısı, 9/121. sayfa.
- yüzyıl Hanbeli âlimlerinden İbn Kayyim’in şöyle dediği nakledilir: Zikir insana sadece bunu kazandırsaydı bile, ona harcanan her bir ana değmesi için bu kadarı yeterli olurdu. Yüz milyarlarca yıldızdan birinin yörüngesinde dönen bir gezegendeki milyarlarca insandan sadece birisiniz; ve bu hadis, alacağınız karşılığın ortaya koyduğunuz çabanın çok ötesinde katlanarak artacağını söylüyor.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın Zekeriya’nın oğlu Yahya aleyhisselam’a beş şeye sımsıkı sarılmasını emrettiğini bildirmiş ve bunlardan birini kuşatma altındaki bir adamın son savunma hattına benzetmiştir:
وَآمُرُكُمْ أَنْ تَذْكُرُوا اللهَ، فَإِنَّ مَثَلَ ذَلِكَ كَمَثَلِ رَجُلٍ خَرَجَ الْعَدُوُّ فِي أَثَرِهِ سِرَاعًا حَتَّى إِذَا أَتَى عَلَى حِصْنٍ حَصِينٍ فَأَحْرَزَ نَفْسَهُ مِنْهُمْ، كَذَلِكَ الْعَبْدُ لَا يُحْرِزُ نَفْسَهُ مِنَ الشَّيْطَانِ إِلَّا بِذِكْرِ اللهِ “Size Allah’ı zikretmeyi emrediyorum. Bunun misali, düşmanının hızla peşine düştüğü, nihayet sağlam bir kaleye varıp kendini onlardan koruyan bir adamın durumu gibidir. Aynı şekilde kul da kendini şeytandan ancak Allah’ı zikrederek koruyabilir.”
— Câmiu’t-Tirmizî, baskısı, 4/544. sayfa, bizzat Tirmizî tarafından hasen sahih garib olarak derecelendirilmiştir.
Şeytan hiç kimsenin peşini bırakmaz; bu tablodaki tek değişken kaledir. Zikir alışkanlığı kazanmış bir kişinin, bir vesvese geldiği an sığınabileceği bir yeri vardır. Bu alışkanlığı kazanmamış biri ise her defasında savunmasız ve açıkta yakalanır.
Yukarıdaki faziletler daha çok zikrin bireysel olarak kalbe ne kazandırdığıyla ilgilidir. Bu ise onun bir mekana, bir odaya ne kattığıyla ilgilidir. Sahih-i Müslim’in bizzat el yazması nüshasında “Kur’an okumak ve zikir için toplanmanın fazileti” başlığını taşıyan bölümünde Ebû Hureyre şöyle rivayet eder:
وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللهِ، يَتْلُونَ كِتَابَ اللهِ، وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ، إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ، وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ، وَحَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ، وَذَكَرَهُمُ اللهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde bir araya gelip Allah’ın Kitabı’nı okur ve onu aralarında müzakere ederlerse, mutlaka üzerlerine sekinet iner, onları rahmet kaplar, melekler etraflarını kuşatır ve Allah onları kendi katındakilerin yanında anar.
— Sahih-i Müslim, baskısı, 4/2074. sayfa, 2699. hadis.
Bu hadiste aynı anda dört şey gerçekleşir ve bunların hiçbiri odadaki insanların kendi başlarına hissedebilecekleri veya üretebilecekleri şeyler değildir; sekinet, rahmet, melekler ve anılma eylemlerinin tümü onlar tarafından değil, onlara yönelik yapılır. Onların tek payı, bir araya gelip Kur’an’ı açmayı seçmiş olmalarıdır. Bir ilim halkası, cuma günü hep birlikte Kehf Suresi’ni okuyan bir aile veya yatsı namazından sonra sabah ve akşam zikirlerini okumak için toplanan küçük bir grup; bunların hepsi bu müjdeye dâhildir.
Namaz, oruç veya haccın aksine zikrin bir üst sınırı yoktur. Kur’an veya Sünnet’te ne kadar zikrin yeterli olacağını söyleyen hiçbir ifade bulunmaz. Kıyamet gününde müminler, zikirleri sayesinde gözle görülür bir nur taşıyacaklardır:
يَوْمَ تَرَى ٱلْمُؤْمِنِينَ وَٱلْمُؤْمِنَـٰتِ يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَـٰنِهِم بُشْرَىٰكُمُ ٱلْيَوْمَ جَنَّـٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَـٰرُ خَـٰلِدِينَ فِيهَا ۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلْفَوْزُ ٱلْعَظِيمُ Mümin erkekleri ve mümin kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey, içinden ırmaklar akan, ebedî olarak kalacağınız cennetlerdir.” İşte büyük kurtuluş budur.
O günkü nur rastgele dağıtılmaz; o, bir kalbin ömrünü neye yönelerek geçirdiğinin görünür bir izidir. Bu dünyada Allah’ı zikretmekle meşgul olan bir dil, bunun en çok önem taşıdığı o günde karanlıkta kalmaz.
Bütün bunlar sizden daha uzun bir yapılacaklar listesi istemiyor. Zaten sahip olduğunuz dilin, belki de yarım yamalak bildiğiniz şu kelimelere yönelmesini istiyor: Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber, Lâ ilâhe illallah, sabah ve akşam zikirleri, Peygamber Efendimiz’e salavat. Ezkâr’daki zikir derlemeleri, sabah, akşam, namaz sonrası ve sayıyla yapılan zikirlerin her biri için sahih metinleri bir sayaçla birlikte sunar; böylece bu alışkanlığı kazanmak yalnızca hafızanıza bağlı kalmaz.
Eğer yukarıda hatalı bir şey varsa; Arapça metnin ruhunu yansıtmayan bir çeviri, asılsız bir kaynak veya kaynağın izin verdiğinden daha kesin bir dille ifade edilmiş bir hadis derecelendirmesi görürseniz, lütfen bize bildirin. Bu düzeltme bizim için, yazının eleştirilmeden öylece kalmasından çok daha değerlidir.
Allah, O’na kavuşacağımız güne kadar, darlıkta ve bollukta dillerimizi kendi zikriyle ıslak kılsın.