Articles
İki Tür Zikir: Mutlak Zikir ve Belirlenmiş Zikirler
Zikir, tek bir şekilde yapılan tek bir eylem değildir. İki bağımsız eksene ayrılır: Şeklinin ne kadar serbest olduğu ve insanın hangi azasıyla zikrettiği. Bu ikisini bilmek, kelimeleri tekrarlama alışkanlığını kalbe ulaşan gerçek bir zikre dönüştüren şeydir.
- Yazar
- The Quran Gallery team
- Yayımlanma
- Okuma süresi
- 5 dakikalık okuma
“Zikir” kelimesini duyduğunda çoğu insanın gözünde tek bir manzara canlanır: bir tespih ve fısıltıyla tekrarlanan bir cümle. Bu tablo yanlış değildir ancak çok daha geniş bir ibadetin sadece küçük bir kesitidir. Klasik İslam âlimleri zikri iki ayrı eksende sınıflandırır ve bu ikisi aynı şeyi ölçmez. Birinci eksen zikrin şeklinin ne kadar serbest olduğuyla ilgilidir; bu zikir her an, her yerde, dilediğiniz sayıda yapabileceğiniz bir şey midir, yoksa belirli bir zamana bağlı, sabit kelimelerden mi oluşur? İkinci eksen ise zikri hangi azanızın yaptığına bakar; kalp başka yerdeyken sadece dil mi hareket etmektedir, yoksa kalp de dile eşlik etmekte midir? Bu iki ayrımı bilmek, dini ifadelerden oluşan bir kelime dağarcığına sahip olmak ile “Allah’ı zikretmenin” gün içine nasıl yayılabileceğini gösteren gerçek bir haritaya sahip olmak arasındaki farkı belirler.
İlk eksen, zikri şeklinin ve zamanının ne kadar sabit olduğuna göre ayırır.
Mutlak (sınırlandırılmamış) zikir, belirli bir lafza, mekâna veya sayıya bağlı değildir. Tesbih (سُبْحَانَ اللّٰهِ — Allah’ı noksanlıklardan tenzih etmek), tahmid (اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ — O’na hamdetmek), tekbir (اَللّٰهُ أَكْبَرُ — O’nun yüceliğini ilan etmek), tehlil (لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ — O’ndan başka ibadete layık hiçbir ilah olmadığını beyan etmek), havkele (لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِالله — O’nun yardımı olmadan hiçbir güç ve kuvvetin olmadığını ifade etmek), istiğfar (bağışlanma dilemek), Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e salavat getirmek ve bizzat Kur’an okumak bu kapsama girer. Bunların hiçbirinin belirli bir zaman çizelgesi yoktur. Yürürken, otururken, çayın demlenmesini beklerken veya yatakta uykuya dalmaya çalışırken; dilediğiniz kadar ve dilediğiniz uzunlukta söyleyebilirsiniz. Kur’an, belirli bir şekil veya sayı belirtmeksizin doğrudan bu kategoriye hitap eder:
يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱذْكُرُوا۟ ٱللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” — Ahzâb Suresi, 33:41
Buradaki emir kesîran — çokça, bolca — şeklindedir; belirli bir sayı, lafız veya günün belirli bir vakti dayatılmaz. Bu kategorinin asıl esprisi de bu serbestliktir: Sizi halihazırda meşgul eden resmi bir ibadet olmadığı her an, zikri ulaşılabilir kılar.
Mukayyet (belirlenmiş) zikir ise tam aksine her üç eksende de sabittir: lafız, mekân ve zaman. Bu alan, asıl ezkâr dediğimiz kısımdır: Sabah ve akşam zikirleri, beş vakit namazın ardından yapılan dualar, uyumadan önce ve uyanınca okunan dualar ile yemek yeme, giyinme, eve girip çıkma gibi sıradan eylemlere iliştirilmiş kısa zikirler. Bunlar o an içinizden gelerek kurduğunuz cümleler değildir; günün belirli bir dilimi için öngörülmüş, belirli lafızlarla aktarılan özel ifadelerdir. Mutlak zikir gün boyu açık bırakılan bir kapıysa, mukayyet zikir bir dizi randevudur. Bir kimsenin Allah’ı zikretmesi de genellikle bu ikisi arasında bir seçim yapmak değil, her ikisinin bir harmanıdır.
İkinci eksenin şekil veya zamanlamayla hiçbir ilgisi yoktur. İnsanın hangi azasının fiilen bu işe katıldığını sorar ve ilk kategoriyi tamamen keser; zira hem mutlak hem de mukayyet zikir, yalnızca dille yapılabileceği gibi dil ve kalbin birlikteliğiyle de yapılabilir.
Kadı İyâz’ın, İmam Nevevî’nin Sahîh-i Müslim şerhinde günümüze ulaşan sınıflandırması, klasik literatürde bu konunun en net ifadesidir: Allah’ı zikretmek iki çeşittir; kalbin zikri ve dilin zikri. Kalbin zikri de kendi içinde ikiye ayrılır: Allah’ın yüceliği, azameti ve gökler ile yer üzerindeki hükümranlığı üzerine tefekkür etmek (ki Kadı İyâz bunu zikrin en yüce ve en şerefli hali olarak adlandırır) ve bir eylem anında O’nun emir ve yasaklarını hatırda tutarak emredilene itaat edip yasaklanandan kaçınmak. Sadece dil ile yapılan zikrin ise bu üçü arasında en zayıfı olduğunu belirtir; ancak zikrin faziletine dair hadislerin açıkça ortaya koyduğu üzere, bunun da gerçek bir fazileti vardır — adlı eserin 17/15 numaralı matbu sayfası.
Bu sıralama dili küçümsemek anlamına gelmez. Mutlak zikir sözle yapılır ve belirlenmiş ezkâr da kelimesi kelimesine sözle aktarılır; dil olmasaydı, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den bize ulaşan lafızların barınacağı bir yer olmazdı. Ancak bu sınıflandırma, hareketi anlamla karıştırmaya karşı bir uyarıdır: Zihin başka yerdeyken tekrarlanan kelimeler de zikirdir, sadece zikrin en zayıf halidir. Kur’an, bu ikilinin hangi yarısında asıl huzurun bulunduğunu açıkça ifade eder:
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Bilin ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” — Ra’d Suresi, 13:28
Huzur hecelere değil, o heceler dökülürken orada hazır bulunan kalbe vaat edilmiştir.
Yan yana konulduğunda, bu iki kategori iki değil dört farklı kombinasyon ortaya çıkarır: Sadece dille yapılan mutlak zikir (herhangi bir ifade, herhangi bir zamanda, dikkatsizce söylenir — yine de zikir sayılır, sadece en hafif halidir); hazır bir kalple yapılan mutlak zikir (aynı ifadeler, ancak günün izin verdiği herhangi bir anda, hissedilerek söylenir); ezbere okunan mukayyet zikir (sabah zikirlerinin doğru bir şekilde ama otomatik pilota bağlanmışçasına söylenmesi); ve kalbin katılımıyla okunan mukayyet zikir (aynı sabit kelimelerin, söylenirken idrak edilmesi). İkinci çiftin sabit lafızlara sahip olması, onu ilk çiftin aşağısına düşürmez; sadece farklı bir soruya cevap verir. Kapsam, bir zikrin ne zaman ve nasıl yapılabileceğini söylerken; kalbin katılımı, o zikir yapıldığında kalbe ulaşıp ulaşmadığını gösterir.
Kur’an, her iki ekseni tek bir ayette birleştiren eşsiz bir tasvir sunar; mutlak bir kapsam (“ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken” — hiçbir duruş dışlanmaz, hiçbir zaman belirtilmez) hemen ardından kalbin katılımıyla (göklerin ve yerin yaratılışı üzerine tefekkür) eşleştirilir:
ٱلَّذِينَ يَذْكُرُونَ ٱللَّهَ قِيَـٰمًا وَقُعُودًا وَعَلَىٰ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِى خَلْقِ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَـٰذَا بَـٰطِلًا سُبْحَـٰنَكَ فَقِنَا عَذَابَ ٱلنَّارِ “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler: ‘Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru.‘” — Âl-i İmrân Suresi, 3:191
Bu, iki kategorinin bir aradaki en kâmil okumasıdır: İçinde hiçbir boşluk barındırmayan bir kapsamın, gerçekten orada olan bir kalple doldurulması.
Bu sınıflandırmaların hiçbiri, bir kez tırmanıp arkanızda bırakacağınız bir hiyerarşi değildir. İnsanın, belirli bir ibadet şeklinin bulunmadığı sıradan saatleri doldurmak için ucu açık kategoriye; günü uyanma, namaz sonraları ve uyku gibi kilit noktalarında sabitlemek için ise sınırlandırılmış kategoriye ihtiyacı vardır. Ve her ikisinde de amaç aynıdır: Sırf daha az çaba gerektiriyor diye her iki kategorinin de en hafif versiyonuyla yetinmek yerine, dilin hareketinin kalbin dikkatine yetişmesine izin vermek.
Eğer bu sınırlandırılmış kısmı, sabah, akşam, namaz sonraları ve günün sıradan anları için aktarılan tam lafızlarıyla istiyorsanız, Quran Gallery’nin Ezkâr koleksiyonu bunları çevirileriyle birlikte sunmaktadır; böylece duaların mealen özetini değil, tam olarak ne söylendiğini okuyabilirsiniz.
Yukarıdaki her sınıflandırmayı, körü körüne inanılacak bir iddia olmaktan ziyade açıp okuyabileceğiniz bir sayfaya bağlamaya gayret ettik. Eğer asılsız bir alıntı bulursanız bize bildirin; onu öylece bırakmaktansa düzeltmeyi tercih ederiz. Allah’tan zikrimizi, hangi biçimde olursa olsun, sadece dilde kalmayan, kalbe ulaşan bir zikir kılmasını niyaz ederiz.