İçeriğe geç
Search blog
Search blog…
Tüm yazılar

Articles

Dua Ederken Kalbin Durumu: İcabete Asıl Vesile Olan Şey

Abdest, açılan eller, yönelinen kıble... Bunlar duanın sadece görünen kısmıdır. Bu yazı ise kimsenin göremediği diğer yarıyı ele alıyor: Yakîn, kalbin hazır bulunması, korkuyla harmanlanmış umut ve Allah'a mühlet biçmekten kaçınmak.

Yazar
The Quran Gallery team
Yayımlanma
Okuma süresi
5 dakikalık okuma

Duanın dış görünüşüyle ilgili detayları —kıbleye yönelmeyi, elleri kaldırmayı, duaya başlarken ve bitirirken söylenecek sözleri— başka yerlerde okuyabilirsiniz. Bu yazının konusu bunlar değil. İki insan aynı saatte, aynı duruşla ellerini açıp benzer sözler söyleyebilir; ancak sadece birinin duası gerçekten işitilir. Bunun sebebi Allah’ın kulları arasında ayrımcılık yapması değil, birinin söylediği sözü kalpten hissetmesi, diğerinin ise kalbinin çoktan terk ettiği mekanik hareketleri tekrarlamasıdır. Duanın şekilsel kısmı bir öğleden sonra öğrenilebilir. Asıl zor olan ve bu şekilsel duruşun bir yere ulaşıp ulaşmayacağını belirleyen kısım ise aşağıda anlatılanlardır.

Görme yetisini kaybeden bir adam, Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek gözlerinin açılması için Allah’a dua etmesini istedi. Kendisine bekleyip sabretmesinin onun için daha hayırlı olacağı söylendi, ancak o yine de dua edilmesinde ısrar etti. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ona bundan sonra yapmasını söylediği şey ise üzerinde uzun uzun düşünmeye değer:

Ona abdest almasını, abdestini güzelce almasını ve ardından bu duayı yapmasını emretti.

Bu hadis, Tirmizî’nin bizzat hasen sahih garib olarak derecelendirdiği bir rivayet olup nüshasının 5/536 numaralı matbu sayfasında kayıtlıdır. Buradaki sıraya dikkat edin: “Önce iste, verilirse şükür olarak amel et” değil; önce amel et, sonra iste. Bir isteğin önüne konulan salih amel, Allah’ın ihtiyaç duyduğu bir bedel değildir —O’nun hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur— bu, sadece ciddiyet sahibi bir kulun talebinin nasıl görünmesi gerektiğiyle ilgilidir. Bir şeyi gerçekten isteyen kişi ona doğru yürür; durduğu yerden bağırıp onun kendi kendine gelmesini beklemez. Hakkıyla alınmış bir abdest, huşuyla kılınmış bir namaz, ödenmiş küçük bir borç veya arayı düzeltmek için yapılan bir duadan önce nihayet dilenen bir özür… Bunlar, Allah’a arz etmeden önce kendi kalbinize, isteğinizde ne kadar samimi olduğunuzu göstermenin yollarıdır. Size hiçbir maliyeti olmayan bir isteği yarım ağızla dile getirmek kolaydır; ancak somut bir amelin ardından gelen bir isteğin samimiyetsiz olması nadiren görülen bir durumdur.

Allah’a, duanızın kabul edileceğinden emin olarak dua edin.

Bu da Tirmizî tarafından nüshasının 5/465 numaralı matbu sayfasında kaydedilmiştir. Kendi ifadesiyle bu hadis bize sadece bu tek yolla ulaşmaktadır. Buradaki “emin olmak” (yakîn), Allah’ın size tam olarak hayal ettiğiniz sonucu vereceğini varsaymak demek değildir; kimse size böyle bir söz vermedi. Bu, Allah’ın bizzat kendisi hakkında verdiği şu söze güvenmek demektir:

﴿فَإِنِّى قَرِيبٌ ۖ أُجِيبُ دَعْوَةَ ٱلدَّاعِ إِذَا دَعَانِ﴾

“…şüphesiz ben çok yakınım. Bana dua ettiğinde, dua edenin yakarışına karşılık veririm…”

2:186

Bu, sonuçlara dair şarta bağlı bir vaat değil; işitilmeye dair şartsız bir vaattir. Dua sırasındaki şüphelerimizin çoğu işte bu ikisi arasındaki boşlukta yaşar ve bu yakîn halinin sizden istediği şey tam olarak bu boşluğu kapatmaktır.

Aynı hadis sadece emin olmayı emredip bırakmaz. Şöyle devam eder: Bilin ki Allah, gafil ve dikkati dağınık bir kalpten gelen duayı kabul etmez. Bu cümle, hakkını vermesi çok daha zor olan kısımdır. Doğru kelimeleri okumak, doğru yöne dönmek, ellerinizi doğru zamanda kaldırmak ve yine de aslında hiçbir şey söylememiş olmak tamamen mümkündür. Çünkü kalp bambaşka bir yerde günün işlerini toparlarken veya bir tartışmanın provasını yaparken, dil kendi kendine hareket etmiştir. Böyle yapılan bir dua, Rabbiyle konuşan bir kulun değil, sadece belli şekillere giren bir bedenin eylemidir. Bunu kendinizde dürüstçe test edebilirsiniz: Bir duayı bitirin ve az önce aslında ne istediğinizi kendinize sorun. Eğer cevap koca bir boşluksa, sorun hiçbir zaman kelimelerde değildi demektir. Ne istediğinizi ve bunu kimden istediğinizi bilmek, öylesine bir arka plan bilgisi değildir; okumayı gerçek bir sohbete dönüştüren asıl şeydir.

﴿ٱدْعُوا۟ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً ۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُعْتَدِينَ﴾ ﴿وَلَا تُفْسِدُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ بَعْدَ إِصْلَـٰحِهَا وَٱدْعُوهُ خَوْفًا وَطَمَعًا ۚ إِنَّ رَحْمَتَ ٱللَّهِ قَرِيبٌ مِّنَ ٱلْمُحْسِنِينَ﴾

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na korkarak ve umut ederek dua edin. Şüphesiz Allah’ın rahmeti, iyilik edenlere çok yakındır.”

A’râf Suresi, 7:55–56

Bu iki ayette iki temel talimat yer alır ve her ikisi de insanlardan bir şey isteme alışkanlıklarımıza tamamen terstir. Birincisi, gizlice isteyin. Sesin alçaltılması bir özgüven eksikliği değil; zaten işitildiğinden emin olan ve ihtiyacını başkalarına sergileme gereği duymayan bir insanın halidir. İkincisi, birini seçmek yerine korku ve umudu bir arada tutun. Sadece korku umutsuzluğa dönüşür; sadece umut ise kibre ve rehavete yol açar. Yalnızca korkan bir kul istemeyi bırakır. Yalnızca umut eden bir kul ise kendini düzeltmeyi bırakır. Samimiyetle yapılan bir dua her ikisini de aynı anda taşır: Yakarışınızı boşa çıkarmayacak kadar cömert bir Rabbe duyulan umut ve dua ederken sizi haddinizi bilir halde tutacak kadar kendi kusurlarınızdan duyduğunuz korku.

Herhangi biriniz acele etmedikçe ve “Dua ettim de duam kabul olunmadı” demedikçe duası kabul edilir.

Bu hadis hem Sahîh-i Müslim’de hem de Sahîh-i Buhârî’nin nüshasının 5/2335 numaralı matbu sayfasında yer almaktadır. Dışarıdan dindarca görünen ama aslında bu yazının başında bahsettiğimiz yakîn halinin tam zıddı olan bir “ısrar” türü vardır: Bir hafta boyunca dua edip cevap niteliğinde hiçbir şey görmeyince, duanın işe yaramadığına —ya da en azından kendisininkinin yaramadığına— sessizce kanaat getirmek. Bu hadisin kesinlikle reddettiği şey işte bu kanaattir. Gerçek ısrar, cevabın ne zaman ve nasıl geleceği konusunda kendini yargıç tayin etmeden istemeye devam etmektir; gecikmeyi Allah’ın bir takdiri olarak görür, O’na karşı kullanılacak bir delil olarak değil. Kendisinden istekte bulunduğu makama gerçekten güvenen bir kul, kendi talebi için geri sayım başlatmaz. Bu yazıda tarif edilen iki duruş —icabete kesin bir şekilde inanmak ve bu icabet için bir takvim belirlemeyi reddetmek— birbiriyle çelişmez. Bunlar, bekleyişin iki farklı yönünden bakılan aynı tevekkülün ta kendisidir.

Yukarıdaki hallerin hiçbiri Allah’tan bir şey koparmak için kullanılan bir teknik değildir. Bunlar, söylediğiniz sözü gerçekten hissederek söylemenin nasıl bir şey olduğunun resmidir: Gösterişten uzak bir acziyet, safdil olmayan bir umut ve Vaat Eden’den şüphe duymaya asla dönüşmeyen bir sabır. Sadece acil bir durumun olduğu haftalarda değil, her gün bu duruşa geri dönebileceğiniz bir yer arıyorsanız, /adhkar adresinde derlenen dua ve zikirler tam da bu türden sessiz bir tekrar için hazırlanmıştır. Ellerimizi bir sonraki kaldırışımızda Allah’tan kalplerimizi hazır kılmasını ve hazır olmadığımız her an için bizi bağışlamasını diliyoruz.