Reflections
On Yılda Tek Bir Kötü Söz Yok: Hane Halkının Şahit Olduğu Ahlak
Enes b. Mâlik ona on yıl boyunca hizmet etti ve bir kez bile azar işitmedi. Onu anlatması istendiğinde Hz. Âişe doğrudan Kur'an'ı işaret etti. İşte Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) en yakın olanların, yani onun bir kusurunu görme ihtimali ve imkânı en yüksek olan kişilerin onun hakkında söyledikleri.
- Yazar
- The Quran Gallery team
- Yayımlanma
- Okuma süresi
- 5 dakikalık okuma
Orta yaşlarına geldiğinde Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) hem anne babasını, hem dedesini, hem ilk eşini, hem de kendisini koruyup kollayan amcasını toprağa vermişti. Hatta kendi ömrü nihayete ermeden, biri hariç tüm çocuklarının vefatını da görmüştü. Alaya alınmış, taşlanarak bir şehirden çıkarılmış ve bir zamanlar kendisine güvenilir diyen insanlar tarafından kendisine savaş açılmıştı. Bunların hiçbiri tartışmaya açık konular değildir; hayatının apaçık özetidir. Asıl sorulması gereken ise daha spesifik bir sorudur: Başına neler geldiği değil, ona en yakın olan, onunla en çok vakit geçiren ve ona yaranmak için en ufak bir sebebi dahi olmayan insanların, onun gerçekte nasıl biri olduğu hakkında neler söylediğidir.
Karakter, bir kalabalığa karşı rol yapmanın en kolay, ancak bir hizmetçiye karşı rol yapmanın en zor olduğu şeydir. Hizmetçi; yorgun sabahları, yarıda kesilen yemekleri ve etkilenmesi gereken hiçbir misafirin olmadığı o en doğal anları görür. Bu yüzden, başvurulacak en zorlu tanık uzaktan bir hayran değil, on yıl boyunca onun evinin işlerini yapan kişidir.
Enes b. Mâlik, henüz küçük bir çocukken annesi tarafından Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) hizmet etmesi için teslim edilmiş ve on yıl boyunca bu görevi sürdürmüştü. Ayak işlerine koşmuş, su taşımış ve her çocuğun yapabileceği o ufak tefek günlük hataları yapmıştı. Eğer birine karşı bir öfke veya bıkkınlık gün yüzüne çıkacaksa, bu genellikle o öfkeyi sineye çekmek zorunda olan kişiye karşı olur. Ömrünün sonlarına doğru kendisine o on yılın aslında nasıl geçtiği sorulduğunda Enes, zorba ve talepkâr bir ev ortamından bahsetmedi. Şöyle dedi:
“Allah Resulü’ne on yıl hizmet ettim. Allah’a yemin ederim ki bana bir kez olsun ‘Öf!’ bile demedi. Yaptığım bir şey için ‘Bunu neden yaptın?’, yapmadığım bir şey için de ‘Bunu neden yapmadın?’ demedi.”
Bu rivayet, adlı eserin 5/2245 numaralı matbu sayfasında kayıtlıdır. “Öf”, Arapçada bıkkınlığın en hafif ifadesidir. Bu, Kur’an’ın yaşlanan anne babaya söylenmesini yasakladığı kelimenin ta kendisidir (17:23); zira bu kadarcık bir kabalık bile onlara gösterilmesi gereken hürmetin çok altındadır. Enes, hizmetinin kusursuz olduğunu iddia etmiyor. O, on yılın Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) o tek hecelik bıkkınlık ifadesini kullanması için binlerce küçük fırsat verdiğine, ancak onun bunların hiçbirini kullanmadığına şahitlik ediyor.
Eğer bir hizmetçi yorgun sabahları görüyorsa, bir eş de hiç kimsenin olmadığı o geceleri görür. Peygamber’in vefatından on yıllar sonra, Sa’d b. Hişâm adında bir adam, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) gece namazını nasıl kıldığını öğrenmek arzusuyla Medine’ye geldi. Ona, yeryüzünde bunu Hz. Âişe’den daha iyi bilen kimsenin olmadığı söylendi. Doğrudan onun yanına gitti. Gece namazı hakkında soru sormadan önce, daha kapsamlı bir soru yöneltti: “Bana Allah Resulü’nün ahlakını anlat.” Hz. Âişe’nin cevabı bir olayı anlatmak olmadı. O da kendi sorusuyla karşılık verdi:
“Sen Kur’an okumuyor musun? … Allah’ın Peygamberi’nin ahlakı Kur’an’dı.”
Bu rivayet, adlı eserin 1/512 numaralı matbu sayfasında kayıtlıdır. Amacı sadece bir övgüde bulunmak değildi. Kendi ailesinin en mahrem tanığı olarak, hayattaki herkesten daha yakından gözlemlediği bir ömrü özetlemesi istendiğinde, anekdotlardan tamamen uzaklaşarak doğrudan Kur’an’ın belirlediği standardı —merhamet, sabır, dürüstlük, öfkeyi yutma, sözünde durma— işaret etti. Kur’an’ın hangi sayfasını açarsanız açın, o sayfanın aynı zamanda bu insanın bir tasviri olduğunu söyledi.
Bu tasvir, yalnızca nesiller sonra kayda geçen özel bir övgüden ibaret değildir. Mekke’deki muhaliflerinin ona deli dedikleri bir dönemde, bizzat Kur’an’ın içinde, ilk inen ayetlerden birinde yer alır. Kalem Suresi, bu suçlamaya yalnızca bir inkârla cevap vermek yerine, onun ahlakı hakkında, daha sonra kendi hane halkının da kelimesi kelimesine tekrarlayacağı bir iddiayla cevap verir:
﴿وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ﴾
“Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (68:4)
O dönemde onu itibarsızlaştırmak için ellerinden geleni yapanların, tek bir hatasını —bir öfke nöbetini, tutulmamış bir sözü, kendisinden daha zayıf birine yapılan bir zulmü— bulup yaymak için her türlü sebepleri vardı. Ancak o dönemden günümüze ulaşan suçlamaların hiçbirinde böyle bir iddia yer almaz. Ona yöneltilen suçlamalar ile asla yöneltilemeyen suçlamalar arasındaki bu uçurum, başlı başına bir şahitliktir ve Enes ile Hz. Âişe’nin daha sonra evin içinden bildirecekleriyle birebir örtüşmektedir.
Bütün bunlar, bir kalabalığa karşı sabır gösterisi yapan bir adamın hikâyesi gibi okunamaz; çünkü aynı karakter, hiç kimsenin izlemediği o tek ortamda da kendini gösterir. Hz. Âişe, Sa’d b. Hişâm ile olan o konuşmasının devamında, evdeki herkes uyuduktan sonra Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nasıl namaz kıldığını anlatmaya devam etti: Kimsenin görmediği, geceler boyu süren, uzun ve telaşsız rekâtlar… Başka bir rivayette, geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığı kendisine bildirilmişken neden ayakları şişene kadar ayakta durup kendini bu kadar zorladığını sorduğunda, onun verdiği cevabı aktaran da yine Hz. Âişe’dir:
“Ona, ‘Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamışken neden bunu yapıyorsun?’ diye soruldu. O da şöyle cevap verdi: ‘Şükreden bir kul olmayayım mı?‘”
Bu rivayet, adlı eserin 1/380 numaralı matbu sayfasında kayıtlıdır. Bu cevabı, yazının başındaki tabloyla yan yana koyun: Daha onları hatırlayamadan kaybedilen anne baba, aynı yıl içinde toprağa verilen bir eş ve bir amca, birbiri ardına vefat eden çocuklar. Kırgın olmak için bu kadar çok sebebi olan bir adam, hiç kimsenin şahit olmadığı o saatlerde, kendisini hayattan alacaklı biri olarak değil, şükran borçlu biri olarak tanımlamayı seçti. Bu, iyi şartların ortaya çıkardığı geçici bir ruh hali değildir. Şartlar ne olursa olsun duruşunu bozmayan bir karakterdir.
Bu üç tanığın hiçbiri bir dava inşa etmeye çalışmıyordu. On yıllık ev işlerini hatırlayan bir hizmetçi, doğrudan sorulan bir soruya cevap veren bir eş, bir hakarete karşı kendini savunan bir ilahi kelam… Hiçbiri bir argüman kurgulamıyordu. Onlar sadece, hiçbir dalkavukluğun ulaşamayacağı konumlardan, gerçekte ne gördüklerini aktarıyorlardı. Bu, onu överek bir çıkar elde edecek birinin yazdığı bir methiyeden çok daha kıymetlidir.
Üzerine düşünüldüğünde bu, çoğumuzun kendimize uyguladığından çok daha ağır bir standarttır. Çok azımız toplumsal bir zulümle sınanırız; ancak neredeyse hepimiz bize kahve servis eden kişiyle veya yorgun olduğumuzda yanımızda olan en yakınımızla sınanırız. Salavat —Allah’tan ona (sallallahu aleyhi ve sellem) salat ve selam etmesini dilemek— sadece onun adından sonra hızlıca okunan bir formül değildir. Farkındalıkla söylendiğinde salavat, tam da kimsenin izlemediği o ortamlarda, o ahlakı kendimizi onunla tartacak kadar uzun süre zihnimizde tutmanın bir yoludur. Quran Gallery’deki Ezkar koleksiyonu, hem salavatın hem de onun kendi özel ibadetinde örneklediği şükrün sahih lafızlarını barındırmaktadır; her ikisini de hayatımıza geçirmeye başlamak için güzel bir başlangıç noktasıdır.