Articles
Gözümün Nuru: Namaz Neden Bir Yük Değil de Bir Huzur Kaynağı Kılındı?
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) namazı gözünün nuru olarak tanımlamıştır; aradan çıkarılacak bir yük değil, huzur bulmayı dilediği bir sığınak. Peki bu huzur gerçekte nasıl bir histir ve neden birçoğumuz seccadeye vardığımızda tam tersini hissederiz?
- Yazar
- The Quran Gallery team
- Yayımlanma
- Okuma süresi
- 4 dakikalık okuma
Birine namazın nasıl bir his olduğunu sorarsanız, çoğu zaman alacağınız dürüst cevap mecburiyet olacaktır. Hayatın geri kalanına uydurulması gereken bir şey; hayatın dinlendiği yer değil. Oysa Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi namaz tecrübesini böyle tarif etmemiştir. Onun bu tarifi ile bizim hissettiklerimiz arasındaki uçurum, üzerinde durup düşünmeye değerdir.
Enes bin Mâlik’in (Allah ondan razı olsun) rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
حُبِّبَ إِلَيَّ مِنَ الدُّنْيَا النِّسَاءُ وَالطِّيبُ، وَجُعِلَ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ Bana dünyanızdan kadınlar ve güzel koku sevdirildi; gözümün nuru ise namazda kılındı.
Bu hadis, Sünen-i Nesâî adlı eserin baskısında, evlilik hayatının adabını konu alan bölümde, 7/61 numaralı sayfada yer almaktadır. Kendisine sırf hoşnutluk vermesi için bahşedilen iki şey —kadınlar ve güzel koku— ve ardından her ikisinin de üstünde, bambaşka bir mertebede zikredilen üçüncü bir şey: Üzerinde taşıdığı bir görev değil, gözlerine bahşedilen bir nur, bir serinlik.
Bu kurretü aynî (gözümün nuru) ifadesi, öylesine söylenmiş bir söz sanatı değildir. Çok net bir gerçeğin ifadesidir: Güneşin altında bekleyen biri için gölge ne anlama geliyorsa, namaz da gözler ve kalp için aynı anlama gelir. Bir yorgunluk değil, bir ferahlıktır.
Aynı ifade —kurrete a’yun, göz aydınlığı— Kur’an’da müminlerin Allah’tan diledikleri şey olarak karşımıza çıkar:
وَٱلَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَٰجِنَا وَذُرِّيَّـٰتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَٱجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا Onlar, “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl” diyenlerdir.
Müminler bu göz aydınlığını Allah’tan en yakınlarındaki insanlarda —bir eşte, bir evlatta— ararlar. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise bu huzuru günde beş vakit, başka bir insana ihtiyaç duymaksızın bizzat namazın içinde bulmuştur. Ortaya konan gerçeğin büyüklüğü işte buradadır: Namaz, onun dinlenme vakitlerine göre ayarlanmış bir iş değildi. Namazın kendisi onun dinlenmesiydi.
Aynı beklenti, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi hane halkını namaza çağırış şeklinde de kendini gösterir. Bilâl-i Habeşî (Allah ondan razı olsun) onun müezziniydi ve bir sahabe, Efendimizin onu ezan okumaya çağırırken kullandığı şu sözleri aktarır:
قُم يا بلالُ، فأرِحْنا بالصَّلاة Kalk ey Bilâl, bizi namazla ferahlat.
Bu rivayet, Sünen-i Ebû Dâvûd adlı eserin baskısında 7/339 numaralı sayfada yer almakta olup, muhakkikler senedinin sahih olduğunu belirtmişlerdir. Kullanılan fiile dikkatle bakın: O, işine gücüne geri dönebilmek için namazı kılıp namazdan kurtularak dinlenmeyi istemedi. Bizzat namazın kendisiyle dinlenmeyi istedi; namazı daha iyi bir işin arasına giren bir kesinti olarak değil, asıl varılacak yer olarak gördü.
Bu, birçoğumuzun yaşadığı durumun tam tersidir. Biz namazı, günün asıl yaşamak istediğimiz kısımları arasındaki bir mola, asıl işimize dönebilmek için aradan çıkarılması gereken bir görev olarak görüyoruz. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise asıl işin namaz olduğunu söylemiştir. Geri kalan her şey sadece bir molaydı.
Kur’an, bu özel ibadetin neden böylesine bir ağırlık taşıdığının sebebini açıklar. Mesele, namazın diğer güzel ritüeller arasında hoş bir ritüel olması değildir; namaz, hem fiziksel hem de sözlü olarak Allah’ı zikretmek (anmak) üzerine inşa edilmiştir ve Kur’an, zikrin kalbe ne yaptığı konusunda çok nettir:
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Bilin ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.
Namaz, bu huzuru bulmak için sunulan birkaç seçenekten biri değildir; o, Allah’ı anmanın şekil bulmuş halidir. Kıyam, rükû, secde ve doğrudan O’nunla konuşmaktan oluşan; günün geri kalanını içine alan bir çerçeve haline gelene kadar tekrarlanan sabit bir yapıdır. Eğer zikir kalbi yatıştırıyorsa ve namaz da zikrin en kâmil haliyle yoğunlaşmış biçimiyse, o halde Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) tarif ettiği bu huzur sadece ona has kılınmış özel bir hediye değildir. Bu, namazı hakkıyla eda eden herkeste ortaya çıkması için tasarlanmış bir sonuçtur; ki bu, sadece namazın şekilsel hareketlerini yerine getirmekten çok daha farklı bir iddiadır.
Eğer Peygamberimizin namazı bir huzur kaynağıyken bizimki çoğu zaman böyle değilse, aradaki fark nadiren fıkıhla ilgilidir. Fark genellikle, namaz başlamadan önce kalbin halihazırda nerede olduğunda gizlidir. Günü dünyayı kovalayarak geçiren bir kalp, seccadeye vardığında da onu kovalamaya devam eder; böylece kıyam, rükû ve secde, dört gözle beklenen beş vuslat anı olmak yerine, atlatılması gereken beş kesintiye dönüşür. İnsanların hiç düşünmeden kurdukları şu cümleye dikkat edin: Namazımı kılayım da işime döneyim. Bu dil, namazı bir engel, işi ise asıl hedef olarak görür; yani Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) bize gösterdiği modelin tam tersi.
Aralarında İbn Teymiyye’nin de bulunduğu klasik dönem kalp ilmi âlimleri, bu manevi hazzın varlığını veya yokluğunu süsleyici bir unsurdan ziyade teşhis edici bir belirti olarak ele almışlardır: Allah için ihlasla yapılan bir amel, onu yapan kişide bir sükûnet tortusu bırakma eğilimindedir. Şeklen doğru kılınmış olsa da ruhsuz ve neşesiz eda edilen bir namaz, normal karşılanıp geçiştirilmek yerine üzerinde düşünülmeyi hak eder. Buradaki iddia, her namazın coşku dolu bir his vermesi gerektiği değildir. Asıl mesele, bir kimsenin her defasında ayak sürüyerek kıldığı bir namazın, ona kalbinin şu an nerede olduğuna dair bir şeyler söylüyor olmasıdır. Bu bir başarısızlık değil, bir bilgidir ve bir sonraki namazda daha fazla huşu ile değiştirilebilecek bir durumdur.
Bütün bunlar sizden daha zor bir namaz kılmanızı istemiyor. Sadece halihazırda kıldığınız namaza başlarken farklı bir duruş sergilemenizi istiyor: Namaza aradan çıkarılacak bir iş gibi değil, huzur bulmayı umarak gelmenizi; kıyamda ve secdede, o huzurun gelip gelmediğini fark edecek kadar uzun kalmanızı. Quran Gallery’nin namaz vakitleri sayfası, nerede olursanız olun bir sonraki fırsatın tam olarak ne zaman başlayacağını size söyleyebilir; kametten sonraki dakikalarda ne olacağı ise sizinle O’nun arasındadır.
Eğer burada herhangi bir şeyi eksik veya hatalı ifade ettiysek, ikna edici olmaktansa düzeltilmeyi tercih ederiz. Allah, Resûlü’nün namazına lütfettiği o sırrı bizim namazımıza da lütfetsin; namazı taşıdığımız bir yük değil, sığındığımız bir göz aydınlığı kılsın. Âmin.