Articles
En Tatlı Kavuşma: Kalpteki Allah'a Kavuşma Özlemini Büyütmek
Bu ay kılınan her gece namazı, yapılan her secde, okunan her ayet kalbi sessizce tek bir buluşmaya hazırlıyor: Allah'ın Cemalini görmeye. Hadisler ve ayetler ışığında, şevk — yani Allah'a kavuşma özlemi — nedir ve nasıl büyür, işte cevabı.
- Yazar
- The Quran Gallery team
- Yayımlanma
- Okuma süresi
- 7 dakikalık okuma
Kendinize dürüstçe sorun: Bu ay boyunca okuduğunuz ayetler, kelamın sahibine duyduğunuz özlemi hiç artırdı mı? Gecenin son üçte birinde kıyamda, duada, Allah ile baş başa geçirdiğiniz zamanlar, kalbinizde O’na karşı bir hasret bıraktı mı? O’nu gerçekten görmeyi arzuladınız mı? Çoğumuz için bu sorunun cevabı pek net değildir, çünkü durup bunu kendimize nadiren sorarız. İbadetleri, bir kavuşmaya doğru inşa edilen bir ilişkiden ziyade, yerine getirilmesi gereken bir dizi görev olarak görürüz. Oysa tüm bunların asıl gayesi tam da bu kavuşmadır. Bir müminin bu hayatta yaptığı her fedakârlık — feda edilen uykular, bir kenara bırakılan yeme içme, ertelenen arzular — Kur’an ve Sünnet’in son derece somut ifadelerle tasvir ettiği tek bir ana hazırlıktır: Allah’ın huzuruna çıkmak ve O’nu görmek.
Oruç, diğer hiçbir ibadete benzemeyen bir vaat taşır. Ebu Hureyre’nin (radıyallahu anh) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) insanın yaptığı her iyiliğin katlanarak mükafatlandırılacağını, ancak orucun bundan müstesna olduğunu söylemiştir. Zira Allah bu ödülü bizzat Kendisine saklamış ve alışılagelmiş ölçülerin ötesinde, doğrudan Kendisinin vereceğini bildirmiştir. Aynı hadisin içinde, çoğu insanın hızla okuyup geçtiği daha küçük ama çarpıcı bir vaat daha vardır:
لِلصَّائِمِ فَرْحَتَانِ: فَرْحَةٌ عِنْدَ فِطْرِهِ، وَفَرْحَةٌ عِنْدَ لِقَاءِ رَبِّهِ Oruçlunun iki sevinç anı vardır: Biri iftar ettiğindeki sevinci, diğeri ise Rabbine kavuştuğundaki sevincidir.
İlk sevinç küçük ve anlıktır; uzun bir günün ardından akşam vaktinde içilen bir bardak suyun verdiği ferahlıktır. İkincisi ise meselenin ta kendisidir. İftar ne kadar rahatlama sağlarsa sağlasın, hadis bunu kıyaslanamayacak kadar büyük bir şeyin yanına koyar: Allah rızası için nefsini tutmayı öğrenen oruçlunun, uğruna fedakârlık yaptığı Yaratıcısının huzuruna nihayet çıktığı o an. Bu rivayet Ebu Hureyre’den nakledilmiş olup, Oruç Kitabı’nda, baskısının 2/807 numaralı sayfasında, 1151 numaralı hadis olarak kayıtlıdır.
Kur’an, bu buluşmanın mahiyetini belirsiz bırakmaz. Allah, o Gün cennet ehlinin yüzlerinde nelerin görüleceğini şöyle tarif eder:
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌ O gün birtakım yüzler aydındır, Rablerine bakarlar.
Hasan-ı Basrî (rahimehullah), ayetin iki yarısı arasındaki bağlantıyı çok net bir şekilde açıklar: Yüzler aydındır, çünkü baktıkları şey onları aydınlatmaktadır. Buradaki “aydın” kelimesi, Allah’ın kendi Nuru’nu görmekten yansıyan ışık anlamına gelir; yani bu sadece bir hoşnutluk mecazı değil, belirli bir bakışın gözle görülür etkisidir. Ayet, bu görme eyleminin nasıl bir şey olduğuna dair daha fazla detay vermez ve vahyedilen metinlerin hiçbiri bunu tarif etmeye çalışmaz. Bize söylediği şey; bu görme eyleminin gerçek olduğu, sadece kalple değil bizzat yüzle (gözle) gerçekleştiği ve Kur’an’da, aslında Kıyamet’in dehşetini anlatmaya ayrılmış bir surede, başlı başına zikredilmeye değer bir müjde olarak yer aldığıdır.
Kur’an başka bir yerde, iyilik yapanlara hak ettiklerini bildikleri şeylerin ötesinde bir vaatte bulunur:
۞ لِّلَّذِينَ أَحْسَنُوا۟ ٱلْحُسْنَىٰ وَزِيَادَةٌ ۖ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ ۚ أُو۟لَـٰٓئِكَ أَصْحَـٰبُ ٱلْجَنَّةِ ۖ هُمْ فِيهَا خَـٰلِدُونَ Güzel iş yapanlara daha güzeli ve bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz bulaşır ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.
“Daha güzeli” (en güzel ödül) bizzat Cennet’in kendisidir; uçsuz bucaksız bahçeler, nehirler, güzel dostluklar ve bu hayatın gerektirdiği her türlü zorluktan sonra gelen bir istirahat. “Bir de fazlası” ifadesi ise, Sahabe ve ilk dönem müfessirlerinin doğrudan Allah’ı görmekle ilişkilendirdiği kısımdır. Zira Cennet ne kadar kusursuz olursa olsun nihayetinde yaratılmış bir ödüldür; onu Yaratan’ı görmek ise Cennet’in içindeki hiçbir şeyle aynı kefeye konulamaz. Süheyb’den (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadis, cennet ehlinin kendilerine vaat edilen her şeye kavuşup yerleşmelerinden sonraki bir anı anlatarak bu bağlantıyı açıkça ortaya koyar:
إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ، يَقُولُ اللَّهُ: تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ؟ فَيَقُولُونَ: أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا؟ أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ؟ قَالَ فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ، فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ Cennet ehli cennete girdiğinde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Size daha da artırmamı istediğiniz bir şey var mı?” Onlar, “Yüzlerimizi ak etmedin mi? Bizi cennete koyup ateşten kurtarmadın mı?” derler. Bunun üzerine perde kaldırılır ve onlara Rablerine bakmaktan daha sevimli hiçbir şey verilmiş olmaz.
Bu rivayet İman Kitabı’nda, müminlerin ahirette Rablerini göreceklerinin ispatı babında, baskısının 1/163 numaralı sayfasında, 181 numaralı hadis olarak yer almaktadır. Hadisteki olayların sırasına dikkat edin: Cennet ehli bekledikleri her şeyi — bağışlanma, güvenlik, cennete kabul — zaten almışlardır ve artık isteyecek hiçbir şey kalmadığını düşünmektedirler. Allah’ı görmek, kendi hazırladıkları istek listesinde yoktur. Bu, Kur’an’ın tarif etmeden isimlendirdiği o “fazlalık”tır ve zaten Cennet’te olan insanlara bile bir sürpriz olarak gelir.
Bunun ne kadar temel bir mesele olduğu göz önüne alındığında, “Allah’a kavuşma özlemi”nin aslında ne anlama geldiği konusunda net olmakta fayda vardır, zira bu ifade ilk duyulduğunda kulağa rahatsız edici gelebilir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
مَنْ أَحَبَّ لِقَاءَ اللهِ أَحَبَّ اللهُ لِقَاءَهُ، وَمَنْ كَرِهَ لِقَاءَ اللهِ كَرِهَ اللهُ لِقَاءَهُ Kim Allah’a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.
Hz. Âişe veya Peygamberimizin diğer eşlerinden biri bunu duyduğunda şöyle itiraz etmiştir: “Fakat hepimiz ölümden hoşlanmayız.” Peygamber Efendimiz, hadisin kastettiği şeyin bu olmadığını açıklığa kavuşturmuştur. Ölüme yaklaşan bir mümine, kendisini bekleyen Allah’ın rızası ve ikramı müjdelenir; o an onun için, önüne serilen bu gelecekten daha sevimli hiçbir şey yoktur. Böylece o Allah’a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. Ölüme yaklaşan bir kâfire ise azap haberi verilir ve o an onun için, kendisini bekleyen bu sondan daha nefret edici hiçbir şey yoktur. Böylece o Allah’a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz. Bu rivayet Ubâde bin Sâmit’ten (radıyallahu anh) nakledilmiş olup, Rikâk (Kalbi İnceltici Şeyler) Kitabı’nda, baskısının 8/106 numaralı sayfasında, 6507 numaralı hadis olarak kayıtlıdır. Hadis kimseden ölümü istemesini talep etmemektedir. Kişinin artık rol yapamayacağı, mış gibi görünemeyeceği veya kendini oyalayamayacağı o tek anda görünür hale gelen, kalbin Allah’a karşı taşıdığı bir yönelimi tarif etmektedir.
Bu iştiyak, Allah’ın en yakın kullarının her zaman belirgin bir vasfı olmuştur; öyle ki bazen kelimenin tam anlamıyla O’na ulaşmak için bir koşuşturmaca halini almıştır. Musa (aleyhisselam), Allah’ın kendisini çağırdığı dağa gitmek için kavminden ayrılıp acele ettiğinde, Allah ona doğrudan şöyle sormuştur:
۞ وَمَآ أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَـٰمُوسَىٰ “Seni kavminden (ayrılıp) acele etmeye sevk eden nedir, ey Musa?”
Musa hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
قَالَ هُمْ أُو۟لَآءِ عَلَىٰٓ أَثَرِى وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَىٰ Dedi ki: “Onlar benim izimdeler. Rabbim, hoşnut olasın diye sana gelmekte acele ettim.”
Musa’nın kavmi hâlâ yoldaydı; o ise bekleyememişti. İçindeki bir şeyin Allah’a herkesten önce ulaşması gerekiyordu ve sebebini bizzat kendisi dile getirdi: Onu arkadan iten bir korku değil, onu öne doğru çeken Allah’ın rızasıydı.
Aynı özlem, sadece bir insanın ne kadar hızlı yürüdüğünde değil, ne istediğinde de kendini gösterir. Firavun’un eşi Asiye (radıyallahu anha), kendisinin ilah olduğunu iddia eden bir adamın evinde yaşarken, sessizce gerçek İlah’a iman etmişti. Onun Kur’an’da muhafaza edilen duası, bir kerede duyulup ezberlenecek kadar kısadır:
… رَبِّ ٱبْنِ لِى عِندَكَ بَيْتًا فِى ٱلْجَنَّةِ وَنَجِّنِى مِن فِرْعَوْنَ وَعَمَلِهِۦ وَنَجِّنِى مِنَ ٱلْقَوْمِ ٱلظَّـٰلِمِينَ … “Rabbim! Benim için kendi katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun yaptıklarından kurtar; beni bu zalimler topluluğundan da kurtar.”
Müfessirler uzun zamandır onun kelimelerinin sırasına dikkat çekmişlerdir: O, daha evin adını tam olarak koymadan önce “kendi katında” (Senin yanında) bir ev istemiştir. Asıl isteği Allah’a yakın olmaktı; Cennet’teki ev ise neredeyse buna eklenmiş ikinci plandaki bir düşünceydi. Sahte bir ilahlık iddiasında bulunan bir adamla çevrili olan bu kadın, en nihayetinde gerçek İlah’a yakın olmaktan başka hiçbir şey istememişti.
Bu özlemin hiçbiri, sırf bir insan ahirete soyut bir şekilde inanıyor diye kendiliğinden gelmez. Tıpkı herhangi bir sevginin inşa edildiği gibi inşa edilir: Sevilen’i tanıyarak. Bu ay okuduğunuz Kur’an, gece sessizce yaptığınız dua, ayaktayken söyleyemediklerinizi nihayet dile getirdiğiniz secde — bunların her biri Allah’ı biraz daha doğrudan tanıma eylemidir ve O’nu tanımak, kavuşmaya olan inancı ona duyulan bir özleme dönüştüren şeydir. İnsan Allah’ın kim olduğunu ve Allah’ın karşılığı yanında kendi çabasının ne kadar küçük kaldığını ne kadar net idrak ederse, ibadeti de bir görevi yerine getirmekten çıkıp, görmeyi arzuladığı o Yüce Zat’a ulaşma çabasına o kadar dönüşür.
İşte burası, özlemin sadece hakkında okunan bir şey olmaktan çıkıp, bizzat pratiğe dökebileceğiniz bir şeye dönüştüğü yerdir. Allah’ı isimleriyle zikretmek, duada O’na yakarmak ve O’nun kelamına dönmek, yukarıda tarif edilen özlemden bağımsız şeyler değildir; aksine bunlar, sahip olduğunuz zaman diliminde bu özlemin günden güne nasıl inşa edildiğinin ta kendisidir. Eğer sadece bu ay bittikten sonra değil de, bu gece başlamak için somut bir yer arıyorsanız, zikir kütüphanesi günün belirli anlarına bağlı zikirleri ve bizzat Peygamber Efendimizin yaptığı duaları bir araya getirmektedir.
Ammâr bin Yâsir (radıyallahu anh) bile bir keresinde namazı kısa kıldırmış ve sebebini şöyle açıklamıştı: Namazın içine, Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu ve bu yazının başından beri etrafında dolaştığı şu istekle biten bir dizi duayı sığdırmıştı:
… وَأَسْأَلُكَ لَذَّةَ النَّظَرِ إِلَىٰ وَجْهِكَ، وَٱلشَّوْقَ إِلَىٰ لِقَآئِكَ “…Senden Cemaline bakmanın lezzetini ve Sana kavuşmanın şevkini isterim.”
Bu rivayet, baskısının 3/54 numaralı sayfasında, 1305 numaralı hadis olarak kayıtlıdır.
Eğer yukarıda hatalı bir şey varsa — Arapça metni tam yansıtmayan bir çeviri veya asılsız bir kaynak — lütfen bize bildirin. Yanlışın öylece kalmasındansa düzeltilmeyi tercih ederiz.
Ey Allah’ım, bize Cemaline bakmanın lezzetini ve Sana kavuşmanın şevkini nasip eyle.