Articles
Kalbin İki Kanadı: Allah'a Karşı Korku ve Umudu Beslemek
Korku ve umut, mümini zıt yönlere çeken iki güç değildir; onlar, Allah'a doğru uçan bir kalbin iki kanadıdır. Her birinin gerçekte ne anlama geldiği, neden tek başlarına var olamayacakları ve Kur'an ile Peygamber'in kendi sözlerinin bu ikisini bir arada tutmayı nasıl anlattığı üzerine bir inceleme.
- Yazar
- The Quran Gallery team
- Yayımlanma
- Okuma süresi
- 7 dakikalık okuma
Her mümin, bir bakıma, yol boyunca üç şeyin taşınmasını gerektiren bir yolculuktadır: sevgi, korku ve umut. Bunlardan herhangi birini bıraktığınızda yolculuk sadece yavaşlamakla kalmaz; tamamen başka bir şeye dönüşür. Korkusuz sevgi, haddi aşan bir cürete dönüşür. Umutsuz korku ise çaresizliğe sürükler. Üstelik hiçbiri tek başına ayakta kalamaz; çünkü Allah’ı sevmeyen bir kulun, en başta O’nu hayal kırıklığına uğratmaktan korkması veya O’na yakın olmayı umut etmesi için gerçek bir nedeni yoktur.
İbn Kayyım el-Cevziyye bu dengeyi uçan bir kuş benzetmesiyle açıklar: Sevgi baştır, korku ve umut ise onun iki kanadıdır. Sağlıklı bir başı ve iki güçlü kanadı olan bir kuş kusursuzca uçar. Başını kestiğinizde kuş anında ölür. Kanatlarından birini yaraladığınızda ise hayatta kalır ama zar zor; yere çakılmış, savunmasız ve karşısına çıkacak ilk tehlike için kolay bir av haline gelmiş olarak.
Bu sadece soyut bir tablo değildir. İnsanın her bir kanat üzerinde tek tek, fiilen çalışabileceği bir durumu tasvir eder.
Allah korkusu, belirsiz bir huzursuzluk hissi demek değildir. Kur’an, bu korkuyu doğrudan Allah’ın kim olduğunu bilmeye bağlar:
ٱللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ ٱلْحَدِيثِ كِتَـٰبًا مُّتَشَـٰبِهًا مَّثَانِىَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ ٱلَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَىٰ ذِكْرِ ٱللَّهِ ۚ ذَٰلِكَ هُدَى ٱللَّهِ يَهْدِى بِهِۦ مَن يَشَآءُ ۚ وَمَن يُضْلِلِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِنْ هَادٍ Allah, sözün en güzelini; âyetleri birbiriyle uyumlu ve tekrar tekrar okunan bir Kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların bu Kitap’tan tüyleri ürperir; sonra hem derileri hem de kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte bu, Allah’ın rehberliğidir; dilediğini bununla doğru yola iletir. Allah kimi saptırırsa, artık ona yol gösterecek kimse yoktur.
— Zümer Suresi, 39:23
Ayetin tarif ettiği sıralamaya dikkat edin: Önce Kur’an’ı okumak veya dinlemek gelir, ürperme bundan kaynaklanır ve kalbin yumuşaması bu ürpermeyi takip eder. Buradaki korku, insanın kendi kendine, yalıtılmış bir şekilde ürettiği bağımsız bir duygu değildir; metinle ayet ayet karşılaşmaya ve Allah’ın kim olduğu hakkında söylediklerine dikkat kesilmeye verilen doğal bir tepkidir.
Bu dikkatin bir parçası da O’nu doğru isimleriyle tanımaktır. O, her şeye gücü yeten el-Kadîr’dir; bir şeyin olması için sadece “Ol” demesi yeten, dilediğini zorla da olsa yaptıran el-Cebbâr’dır; karşısında hiçbir şeyin duramayacağı el-Kahhâr’dır; hiçbir yaratılmış aklın büyüklüğünü tam olarak kavrayamayacağı el-Azîm’dir. Bunların hiçbiri süslü sözler değildir; O’na duyulan korkuyu batıl bir inanç olmaktan çıkarıp akla yatkın kılan somut gerçeklerdir. Bu vasıflar üzerinde tefekkür eden birinin hissettiği korku için haklı bir nedeni vardır; etmeyen biri ise sadece tahminde bulunuyordur.
Kur’an ayrıca bu korkuyu çok özel bir güven duygusuyla ilişkilendirir. Zekeriya ve ailesi birer adanmışlık örneği olarak anlatılırken, onların korkusu umutlarıyla çatışmaz; aksine, aynı ayette hemen yan yana durur:
فَٱسْتَجَبْنَا لَهُۥ وَوَهَبْنَا لَهُۥ يَحْيَىٰ وَأَصْلَحْنَا لَهُۥ زَوْجَهُۥٓ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ يُسَـٰرِعُونَ فِى ٱلْخَيْرَٰتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا ۖ وَكَانُوا۟ لَنَا خَـٰشِعِينَ Biz de onun duasını kabul ettik, ona Yahya’yı bağışladık ve eşini onun için (çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Gerçekten onlar hayır işlerinde yarışırlar, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi. Ve onlar Bize karşı derin bir saygı içindeydiler.
— Enbiyâ Suresi, 21:90
Aynı cümle her iki yönelimi de aynı anda zikreder; çünkü bir peygamber ailesinin hayatında bu ikisinin asla birbirinden ayrılması düşünülmemiştir.
Sıradan bir korku, insanları kendilerini korkutan şeyden kaçmaya iter. Örümcekten veya sokak köpeğinden korkan biri ya donakalır ya da kaçar. Allah korkusu ise tam tersini yapar: İnsan bu korkuyu ne kadar çok hissederse, O’ndan uzaklaşmak yerine O’na o kadar çok yönelir.
Bu farkın klasik terminolojide bir adı vardır: Bu saygı dolu korkuya haşyet denir ve zararlı bir şeye karşı duyulan sıradan korku olan havftan farklıdır. Dünyevi korku genellikle korkulan şeye karşı duyulan hoşnutsuzlukla birliktedir. Haşyet ise sevgi ve saygıyla iç içedir; çünkü korkulan makam, aynı zamanda insanın sahip olduğu her iyiliğin de kaynağıdır. Hem hayranlık duyduğunuz hem de her şeyinizle muhtaç olduğunuz birinden kaçmazsınız; ona daha dikkatli, daha büyük bir hürmetle yaklaşırsınız.
Bu korku aynı zamanda temelsiz bir kaygı da değildir. Caydırıcı bir işlev görür; insan ile işlemek üzere olduğu günah arasında duran bir kalkandır. Bu hayatta bu korkunun kendisini dizginlemesine izin veren kişi, Kur’an’ın pek çok yerinde Kıyamet Günü’nde gölgelenecek ve pişmanlıktan korunacak biri olarak tasvir edilir. Ve dikkat çekicidir ki, korku kalıcı bir durum olarak anlatılmaz. Cennete ulaşanlar için korku, oraya vardıkları an sona erer ve yerini tamamen güven duygusuna bırakır:
… ٱدْخُلُوا۟ ٱلْجَنَّةَ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمْ وَلَآ أَنتُمْ تَحْزَنُونَ … “Girin cennete! Sizin için hiçbir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.”
— A’râf Suresi, 7:49
Başka bir deyişle korku, varılacak son durak değildir. O, insanı korkunun artık yapacak hiçbir işinin kalmadığı o nihai menzile ulaştıran bir terbiyedir.
Korkunun dengeleyicisi recadır; yani âlimlerin, O’nun merhametinin enginliğini müşahede etmek ve cömertliğine tereddütsüz güvenmek olarak tanımladıkları, Allah’a duyulan umut. Korku, Allah’ın kudretine ve azametine demir atarken; umut, O’nun lütufkâr isimlerine tutunur: Merhameti yaratılmış her şeye ulaşan er-Rahmân; günahları ifşa etmek yerine üzerini örten el-Gafûr; ellerini açıp dua edeni boş çevirmekten hayâ ettiği bildirilen el-Hayiyy.
Umut, çabadan kopuk bir kuruntu değildir. İbadeti, sırf korkudan yapılan mekanik bir işlem olmaktan çıkaran şeydir. Duayı bir formalite olmaktan çıkarıp, insanın Allah’ın gerçekten icabet etmesini beklediği bir yakarışa dönüştüren odur. İbn Kayyım, umudu bu yolda yürüyen herkes için bir zorunluluk olarak tanımlayacak kadar ileri gitmiştir; onu kısa bir süreliğine bile olsa tamamen kaybeden biri, her şeyden vazgeçme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü yolculuğun her aşaması ona bağlıdır: Bağışlanması umulan günahlar, düzeltilmesi umulan kusurlar, kabul edilmesi umulan iyilikler ve nihayetinde ulaşılması umulan Allah’a yakınlık.
Kederin en derin anlarında bile bu umudun kırılmaması gerekir. Zaten bir oğlunu kaybetmiş ve şimdi bir diğerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan Yakub (aleyhisselam), geride kalan oğullarına sınırın tam olarak nerede olduğunu söyler:
يَـٰبَنِىَّ ٱذْهَبُوا۟ فَتَحَسَّسُوا۟ مِن يُوسُفَ وَأَخِيهِ وَلَا تَا۟يْـَٔسُوا۟ مِن رَّوْحِ ٱللَّهِ ۖ إِنَّهُۥ لَا يَا۟يْـَٔسُ مِن رَّوْحِ ٱللَّهِ إِلَّا ٱلْقَوْمُ ٱلْكَـٰفِرُونَ “Ey oğullarım! Gidin, Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”
— Yûsuf Suresi, 12:87
En zor yıllarının ortasındaki bir babanın dilinden dökülen bu sözler son derece çarpıcıdır: Umutsuzluğun kendisi, kederden ziyade inkâra daha yakın bir şey olarak adlandırılır. Sorun üzüntü duymak değildir. Sorun, Allah’ın merhametinin tükendiği sonucuna varmaktır.
Umudu üreten bu özel mekanizmaya Allah’a hüsnüzan beslemek denir; yani Allah hakkında iyi düşünmek, O’ndan en kötüsünü değil en iyisini beklemek. Bu, basit bir edep kuralı değildir. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın Kendi hakkında şöyle buyurduğunu haber vermiştir:
أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي، وَأَنَا مَعَهُ إِذَا ذَكَرَنِي، فَإِنْ ذَكَرَنِي فِي نَفْسِهِ ذَكَرْتُهُ فِي نَفْسِي، وَإِنْ ذَكَرَنِي فِي مَلَإٍ ذَكَرْتُهُ فِي مَلَإٍ خَيْرٍ مِنْهُمْ، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ بِشِبْرٍ تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ ذِرَاعًا، وَإِنْ تَقَرَّبَ إِلَيَّ ذِرَاعًا تَقَرَّبْتُ إِلَيْهِ بَاعًا، وَإِنْ أَتَانِي يَمْشِي أَتَيْتُهُ هَرْوَلَةً “Ben kulumun Bana olan zannı üzereyim ve Beni zikrettiğinde onunla beraberim. Eğer Beni kendi içinden zikrederse, Ben de onu Kendi içimden zikrederim. Eğer Beni bir topluluk içinde zikrederse, Ben de onu o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde zikrederim. Eğer o Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Eğer o Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Ve eğer o Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gelirim.”
— Ebû Hureyre’den rivayet edilmiştir, Sahîh-i Buhârî, baskısı, sayfa 9/121.
Bunu dikkatle okuduğunuzda, matematiğin kasıtlı olarak orantısız olduğunu görürsünüz: Allah’a doğru atılan her küçük adıma karşılık çok daha büyük bir adımla mukabele edilir ve sadece yürüyen kul, Allah’ın bizzat Kendi ifadesiyle ona koşarak gelmesiyle karşılanır. Bu, birinin açığını yakalamak için bekleyen bir Rabbin dili değildir. Bu, iyilik beklemeye yönelik açık bir davettir.
Bu durum en çok da hayatın son demlerinde önem kazanır. Câbir bin Abdullah’ın rivayet ettiğine göre, Peygamber’in kendi son günlerinde vurgulamayı seçtiği şey tam olarak buydu:
لَا يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ بِاللهِ الظَّنَّ “Sizden hiç kimse, Allah hakkında hüsnüzan beslemeden ölmesin.”
— Câbir bin Abdullah’tan rivayet edilmiştir, Sahîh-i Müslim, baskısı, sayfa 8/165.
Kendi vefatından üç gün önce, sırf etkili olsun diye söyleyerek elde edeceği hiçbir şey kalmamışken, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) geride bırakmayı seçtiği vasiyet buydu. Onca şey arasından o anda neden bunu söylemeyi seçtiği üzerinde uzun uzun düşünmeye değer.
Bütün bunlar, tamamen umuda yaslanıp korkunun körelmesine izin vermek için bir mazeret değildir. Kontrolsüz umut, kendi günahlarını görmezden gelen bir rehavet doğurur. Kontrolsüz korku ise çabalamayı tamamen bıraktıran bir çaresizlik yaratır. Bu dengeyi inceleyen âlimler, sabit bir orandan ziyade pratik bir kural sunmuşlardır: Unutkanlığın en kolay geldiği rahatlık zamanlarında korkuya; umutsuzluğun asıl tehlike olduğu zorluk zamanlarında ise umuda meyledin. Diğer bazı âlimler ise, hayatın büyük bir bölümünde korkunun ön planda olması gerektiğini, umudun ancak ölüm yaklaşırken baskın hale gelmesi gerektiğini savunmuşlardır; tıpkı yukarıdaki Câbir rivayetinde Peygamber’in kendisi için seçtiği ağırlık dengesi gibi.
İslam geleneğinde tarif edilen umudun en yüksek formu, bu dünyadaki belirli bir sonuca dair duyulan umut değildir. Bizzat Allah’a kavuşma umududur:
… فَمَن كَانَ يَرْجُوا۟ لِقَآءَ رَبِّهِۦ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَـٰلِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِۦٓ أَحَدًۢا … “Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”
— Kehf Suresi, 18:110
İbn Kayyım bu özel umudu imanın özü olarak adlandırmıştır; çünkü bu, diğer her şeyi kendi çatısı altında yeniden düzenleyen yegâne umuttur: İyilikler, ayrı bir ödüle ulaşma aracı olmaktan çıkar ve doğrudan Allah’a yakın olma arzusunun somut bir biçimine dönüşür. İnsanın bu hayatta umut edebileceği diğer her şey bundan daha küçüktür ve önemli olan her korku, en nihayetinde bu kavuşma fırsatını kaybetme korkusudur.
Korku ve umut, idare edilmesi gereken ve birbiriyle rekabet eden iki ruh hali değildir. Onlar, bir arada tutulduklarında kalbi olduğu yere dondurmadan veya sürüklenmesine izin vermeden aynı yönde ilerleten iki terbiyedir. Her ikisinin de en doğrudan beslendiği yer Kur’an’ın kendisidir; tüyleri ürpertmesi gereken aynı okuma, birkaç ayet sonra kalbi, az önce kaybetmekten korktuğu o merhamete karşı yumuşatır. Onu Kur’an’da yavaş yavaş, ayet ayet, sadece birini değil her iki tepkiyi de bekleyerek okumak, bu dengenin sadece hakkında bir şeyler okunduğu değil, bizzat inşa edilip uygulandığı yerdir.