Articles
Kalbin Tek Huzuru: Zikrin Vaat Ettikleri ve Etmedikleri
Ra'd Suresi, kalplerin sükûnet bulmasının tek yolu olarak zikri işaret eder; bu, mevcut durumu düzelten sihirli bir değnek değil, kalbin o durumla kurduğu ilişkinin değişmesidir. Peki bu vaat gerçekte neleri kapsar ve neleri kapsamaz?
- Yazar
- The Quran Gallery team
- Yayımlanma
- Okuma süresi
- 6 dakikalık okuma
İnsanların kalpleri huzursuz olduğunda başvurdukları yöntemlerin çoğu ortak bir özelliğe sahiptir: Hepsi, önce bir şeylerin değişmesi şartına bağlıdır. Beklediğiniz tahlil sonucunu alın, aranızdaki dargınlığı çözün, o işe girin; işte o zaman, bu düşünceye göre, içinizdeki o sıkıntı dağılıp gidecektir. Bazen bir süreliğine öyle de olur; ta ki bir sonraki belirsizlik kapıyı çalana ve aynı huzursuzluk suçlayacak yeni bir neden arayarak geri dönene kadar. Kur’an ise bambaşka bir sükûnetten bahseder; şartların değişmesini beklemeyen bir sükûnetten.
Allah, Ra’d Suresi’nde bunu doğrudan şöyle tarif eder:
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Bilin ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.
Burada “huzur” olarak çevrilen kelimenin kökeninde tuma’nîne yatar; Arapçada bu kök, bir sarsıntının ardından toprağın yeniden durulup oturmasını ifade etmek için de kullanılır. Bu bir hissizleşme veya duyguların yok olması hali değildir. Hareketten sonra yeniden dinginliğe kavuşmaktır. Ayetin ne söylemediğine de dikkat edin. Kalplerin bu yolla sükûnet bulabileceği ihtimalinden veya zikrin denemeye değer birkaç seçenekten biri olduğundan bahsetmez. Ayet, Arapçada tartışmaya kapalı kesin bir gerçeği vurgulamak için kullanılan elâ (bilin ki / dikkat edin) edatıyla biter. Burada birden fazla değil, tek bir mekanizmadan söz edilmektedir.
Bu kesinlik önemlidir, zira çok daha büyük bir şey vaat etmek daha kolay olurdu: Allah’ı anmanın mevcut durumu bizzat çözeceğini, hastalığı iyileştireceğini, ilişkileri düzelteceğini veya rızkı garanti altına alacağını söylemek gibi. Ayet bunu söylemez. Değişen şeyin ne olduğunu açıkça belirtir: Değişen şey içinde bulunulan durum değil, o durumun tam ortasında duran kalptir.
Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) aynı ayrımın bir benzerini çok daha güçlü ifadelerle dile getirmiş, Allah’ı anan bir kalp ile anmayan bir kalp arasındaki farkı ölü ile diri arasındaki farka benzetmiştir:
مَثَلُ الَّذِي يَذْكُرُ رَبَّهُ وَالَّذِي لَا يَذْكُرُ مَثَلُ الْحَيِّ وَالْمَيِّتِ Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin misali, diri ile ölünün misali gibidir.
— Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivayet edilmiştir, Sahîh-i Buhârî, Allah’ı zikretmenin fazileti babı, baskısı, 8/86. sayfası.
Burada kıyaslanan şey nefes almak veya nabız değildir; hadis, her iki insanda da bunların var olduğunu zaten varsayar. Ayırt ettiği şey, kalbin Allah’a karşı uyanık olup olmadığıdır. Bu, “zikir daha sakin hissetmenize yardımcı olur” demekten çok daha iddialı bir sözdür. Zikirden kopuk bir kalbin, hayatın geri kalanı ne kadar işlevsel veya dışarıdan ne kadar başarılı görünürse görünsün, asıl önemli olan anlamda tam manasıyla hayatta olmadığını söyler. Bu aynı zamanda, zikrin geri kazandırdığı canlılığın, önce bir şeylerin yolunda gitmesi şartına bağlı olmadığı anlamına gelir. Bir insan kayıplarla çevrili olduğu halde bu ölçüye göre diri bir kalp taşıyabilir. Başka birinin ise hayatında her şey tıkır tıkır işlerken kalbi ölü olabilir.
Ayet ve hadis birlikte okunduğunda, zikirden içten içe beklenen iki şeyi kesin bir dille devre dışı bırakır.
Bunlardan ilki, şartların değişeceğidir. Her iki metinde de hastalığın geçeceğini, kederin planlanan zamanda biteceğini veya istediğiniz sonucun gerçekleşeceğini söyleyen hiçbir şey yoktur. Musa ve kavmi, Firavun’un ordusu arkalarından yaklaşırken denizin kıyısında durduklarında, onun cevabı tehlikenin ortadan kaybolduğu yönünde değildi; Rabbinin onunla olduğu ve ona yol göstereceğiydi (Şuarâ Suresi, 26:62). Bunu söylediğinde kriz tüm gerçekliğiyle hâlâ oradaydı. Zikir, orduyu hikâyeden çıkarmadı; ordu hâlâ oradayken Musa’nın içinde taşıdığı şeyi değiştirdi.
İkincisi ise zikrin tek seferlik bir işlem gibi çalıştığı yanılgısıdır; yani bir kez söylenir, bir kez hissedilir ve rafa kaldırılır. Kur’an’ın kendi kelime seçimi bu anlayışı çürütür: tatma’innu geniş/şimdiki zamanlı bir fiildir; bir kez sükûnet bulup kendi haline bırakıldığında öylece kalan bir kalbi değil, sürekli sükûnet bulmaya devam eden kalpleri ifade eder. Zor bir haftada bir kez söylenen bir zikir ile o hafta boyunca tekrar tekrar dönülen zikir aynı uygulama değildir. Burada tarif edilen dinginlik, tek bir okumayla satın alınan bir şey değil, tekrarla inşa edilen bir durumdur.
Kelimesi kelimesine okunduğunda bu durum, zikri, içinde bulunulan durumun gerektirdiği çabanın bir ikamesi olarak görmeyi de ortadan kaldırır. Savaşta bir orduyla karşı karşıya kalan müminlere, sebat etmekle aynı nefeste Allah’ı çokça zikretmeleri emredilir (Enfâl Suresi, 8:45). Zikir, sebat etmenin yerine geçmez, onunla yan yana durur. Zikir, o işi yapan kalbi teskin eder. Yapılması gereken işin yerine bir alternatif olarak sunulmaz.
Eğer zikir mevcut durumu ortadan kaldırmıyorsa ve tek seferlik bir çözüm değilse, o halde gerçekte vaat edilen şey nedir? Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğrudan Allah’ın sözlerini aktardığı bir kudsî hadis bunu açıkça ifade eder:
أَنَا مَعَ عَبْدِي إِذَا هُوَ ذَكَرَنِي، وَتَحَرَّكَتْ بِي شَفَتَاهُ Kulum beni zikrettiğinde ve dudakları benimle hareket ettiğinde ben kulumla beraberim.
— İbn Mâce, Sünen, nüshası, 4/707. sayfası, 3792 numaralı hadis, bu baskının editörleri tarafından sahih olarak derecelendirilmiştir.
Bunu dikkatle okuyun: Şart zikretmektir ve ardından gelen şey çözüme kavuşmak değil, O’nun varlığı ve beraberliğidir. Bu, “sorununuz çözüldü” demekten daha küçük bir vaat gibi görünse de aslında kulağa geldiğinden çok daha büyüktür. Bu, bir şeyle tek başına yüzleşmek ile yalnız olmadığınızın kesin bilinciyle yüzleşmek arasındaki farktır. Çoğu zaman zorlukların en çok hasar veren kısmı yalnızlıktır; zor bir durumu umutsuz bir duruma dönüştüren şey tam da budur. Zikrin doğrudan cevap verdiği kısım işte burasıdır.
Bu aynı zamanda zikrin neden sadece bir etki yaratmak için yapılmaması, aksine samimi olması ve sürekli geri dönülmesi gereken bir uygulama olduğunu da açıklar. Anlamı düşünülmeden söylenen kelimelerin bu eyleme hiçbir katkısı yoktur; vaat, kelimelerin çıkardığı sese değil, zikretme eyleminin kendisine bağlıdır. Herhangi bir ilişkide ilginin önemli olmasıyla aynı nedenden ötürü burada da süreklilik önemlidir: Yılda bir kez hatırlanan bir dost ile gün boyu varlığı hissedilen bir dost aynı şekilde tecrübe edilmez.
Bütün bunların soyut kalmasına gerek yoktur. Ayetin ve her iki hadisin tarif ettiği zikir, sadece bir etki yaratmak için bir kez okunan tek bir formül değildir; bir insanın zaten söylemesi gereken birikmiş, kısa ve tekrarlanan zikirlerdir: Uyanırken, uyumadan önce, her namazdan sonra, zor bir anda. Bunları bir alışkanlık olmaktan çıkarıp zikir yapan şey dikkattir: Onları ne anlama geldiklerini bilerek söylemek ve kalbin sükûnet bulmaya devam edebileceği bir dayanağı olması için onlara yeterince sık geri dönmektir.
Sıradan ve sade ifadelerin sanıldığından çok daha fazla ağırlık taşımasının nedeni de budur. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh — “Allah’tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur” — gibi kısa bir cümle, zor bir problemin etrafındaki bir süsleme değildir. Hissedilerek söylendiğinde, bu zikrin ta kendisidir: En başından beri sonucu kendi gücünüzle taşımadığınızın yalın bir itirafı ve onu her zaman elinde tutan O’na geri teslim etmektir. Ra’d Suresi’nde tarif edilen sükûnet, süslü kelimeler gerektirmez. Söylediğinizde kelimelerin içinizde karşılık bulmasını ve kalp bir sonraki sefer savrulduğunda tekrar söylenmesini gerektirir.
Sabit bir günlük rutinin görünenden daha fazla yardımcı olmasının nedeni de budur. Söylemeyi hatırlamanız gereken bir zikir, zor bir günde dikkatinizi talep eden diğer her şeyle rekabet eder; en çok ihtiyaç duyulan gün, tam da atlanması en kolay olan gündür. Sabah ve akşam zikirlerinin günün iki ucuna, namaz sonrası zikirlerin ise bizzat namazın kendisine sabitlenmesi gibi, zikri zaten aksatmadan gerçekleşen bir şeye demirlemek bu rekabeti ortadan kaldırır. Kalbin sükûnet bulmaya başlaması için önce zikri hatırlayacak kadar sakin olması gerekmez; bunun yerine, kurulan bu yapı kalbi o sükûnete taşır.
Zikir uygulamamız bunları — sabah ve akşam setlerini, her namazdan sonraki zikirleri ve belirli sayıda tekrarlanması gerekenler için bir sayacı — tek bir yerde toplar; böylece bu ayetin tarif ettiği sükûnet, zor bir haftayı atlatmak için yalnızca hafızanıza bağlı kalmaz.