İçeriğe geç
Search blog
Search blog…
Tüm yazılar

Articles

Rükûda Rabb'i Yüceltmek: Namazda Eğilmenin Amacı Nedir?

Rükû, Peygamber Efendimizin amacını açıkça belirttiği tek namaz duruşudur: Onda Rabb'inizi yüceltin. Bu talimatın neleri kapsadığı, Sahabenin rükûdayken ondan bizzat neler duyduğu ve aceleye getirilmiş bir eğilmenin neden rükûdan sayılmadığı üzerine bir inceleme.

Yazar
The Quran Gallery team
Yayımlanma
Okuma süresi
9 dakikalık okuma

Kıraat sona erer. Omurga öne doğru eğilir, avuç içleri dizlere yerleşir ve birkaç saniyeliğine insanın en yüksek noktası en alçak noktasıyla aynı hizaya gelir. Namazdaki duruşların taşıdığı anlamların çoğu, bedenin aldığı şekilden yola çıkılarak anlaşılır. Rükû ise farklıdır. Amacı, Sahabenin bizzat Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu bir cümleyle açıkça ifade edilmiştir; üstelik bunu, hitap ettiği son meclislerden birinde dile getirmiştir.

İbn Abbas, insanlar Ebû Bekir’in arkasında saflar halinde dururken Peygamber Efendimizin odasının perdesini araladığını ve bulunduğu yerden onlara seslendiğini anlatır. Söylediklerinin bir kısmı, namazın en alçak iki duruşu hakkında bir talimattı:

أَلَا وَإِنِّي نُهِيتُ أَنْ أَقْرَأَ الْقُرْآنَ رَاكِعًا أَوْ سَاجِدًا. فَأَمَّا الرُّكُوعُ فَعَظِّمُوا فِيهِ الرَّبَّ ﷿. وَأَمَّا السُّجُودُ فَاجْتَهِدُوا في الدعاء. فقمن أن يستجاب لكم

Dikkat edin, rükû veya secde halindeyken Kur’an okumaktan menedildim. Rükûya gelince, onda Rabb’i yüceltin. Secdeye gelince, onda dua etmek için var gücünüzle çabalayın; zira (bu haldeyken) duanızın kabul olması pek muhtemeldir.

— Sahih-i Müslim, nüshası, cilt 1, sayfa 348, 479 numaralı hadis, İbn Abbas’tan rivayet edilmiştir.

İki duruş, iki fiil. Secde, kulun talepte bulunduğu yerdir. Rükû ise kulun bir ilanda bulunduğu yerdir; kendisine rükû edilen Zât’ın, aklın O’na atfedebileceği her türlü eksiklikten münezzeh olduğunun ilanı. Kur’an, müminlere yönelik tek bir emirde her iki eylemi de ismen zikreder:

يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ ٱرْكَعُوا۟ وَٱسْجُدُوا۟ وَٱعْبُدُوا۟ رَبَّكُمْ وَٱفْعَلُوا۟ ٱلْخَيْرَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ۩

Ey iman edenler! Rükû edin, secde edin, Rabb’inize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.

Hac Suresi, 22:77

Rükû, genel kulluk emrinden ve hayır işleme emrinden önce, ilk sırada zikredilmiştir. O, kıyam ile secde arasında basit bir geçiş aşaması değildir. Kitap’ta kendi adıyla anılan başlı başına bir ibadettir.

Yüceltme talimatı, herkesin içini kendi meşrebince dolduracağı soyut bir kavram olarak bırakılmamıştır. Ukbe bin Âmir, bu sözlerin tam olarak ne zaman öğretildiğini hatırlamaktadır. Bir ayet nazil oldu:

فَسَبِّحْ بِٱسْمِ رَبِّكَ ٱلْعَظِيمِ

Öyleyse ulu Rabb’inin adını tesbih et.

Vâkıa Suresi, 56:74

Ve Peygamber Efendimiz onlara bu ayeti nereye koyacaklarını söyledi:

اجعَلُوها في رُكوعِكم

Bunu rükûnuza koyun.

— Sünen-i Ebû Dâvûd, nüshası, cilt 2, sayfa 151, 869 numaralı hadis. Ukbe bin Âmir’den rivayet edilmiştir ve isnadı, eserin muhakkiki Şuayb el-Arnaût tarafından hasen olarak derecelendirilmiştir.

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ ifadesi işte buradan gelir: Ulu Rabb’im her türlü eksiklikten münezzehtir. Üç kelime ve her biri ayrı bir işlev görüyor. Sübhâne kelimesi, bir övgüden önce bir reddiyedir: İnsan zihninin Tanrı tasavvuruna sızdırabileceği her türlü kusuru, her türlü ortağı ve her türlü sınırı silip atar. Rabbî iyelik bildirir ve bu kasıtlı bir seçimdir; uzaktaki herhangi bir “Rab” değil, benim Rabb’im. Şu an öne eğilmiş olan bu bedeni yaratan, o günden beri onu besleyen ve onaran Rabb’im. Ve el-Azîm, bizzat ayetin sunduğu ilahi isimdir; henüz yeni vahyedilmiş olan bu isim, şimdi kendisine tahsis edilen duruşta O’na geri sunulmaktadır.

Huzeyfe bir keresinde gece namazını Peygamber Efendimizin yanında kılmış ve sürekli onun rükûya gitmesini beklemişti. O; Bakara, ardından Nisâ, ardından Âl-i İmrân surelerini acele etmeden okudu. Tesbih ayetlerinde durup tesbih etti, istekte bulunulacak ayetlerde durup istekte bulundu, sığınılacak ayetlerde durup sığındı. Sonra, nihayet:

ثُمَّ رَكَعَ فَجَعَلَ يَقُولُ "سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ" فَكَانَ رُكُوعُهُ نَحْوًا مِنْ قِيَامِهِ

Sonra rükûya vardı ve “Ulu Rabb’im her türlü eksiklikten münezzehtir” demeye başladı. Rükûsu da neredeyse kıyamı kadar uzundu.

— Sahih-i Müslim, nüshası, cilt 1, sayfa 536, 772 numaralı hadis, Huzeyfe’den rivayet edilmiştir.

Bu ölçüyü, kıyamın ne kadar sürdüğünü göz önünde bulundurarak değerlendirin. Kur’an’ın en uzun üç suresi az önce yavaş yavaş okunmuştu ve ardından gelen rükû da buna yakın bir uzunluktaydı. Kimseye cemaatle kılınan bir yatsı namazında bunu birebir uygulaması söylenmiyor. Ancak bu durum, namaz kılan kişi acele etmediğinde ve yalnız olduğunda normal oranın nasıl görünmesi gerektiğini netleştiriyor: Rükû, bedenin başka bir yere giderken içinden geçip gittiği bir menteşe değildir ve nafile bir namazda rükûnun bir üst sınırı yoktur.

Tavanın (üst sınırın) aksine, taban (alt sınır) açıkça belirtilmiştir. Ebû Mes’ûd el-Ensârî rivayet ediyor:

لَا تُجْزِئُ صَلَاةٌ لَا يُقِيمُ الرَّجُلُ فِيهَا صُلْبَهُ فِي الرُّكُوعِ وَالسُّجُودِ

Kişinin rükû ve secdede sırtını düz tutmadığı bir namaz yeterli değildir.

— Sünen-i İbn Mâce, nüshası, cilt 2, sayfa 47, 870 numaralı hadis. İsnadı, eserin muhakkiki Şuayb el-Arnaût tarafından sahih olarak derecelendirilmiştir.

Aynı basılı sayfanın hemen altında, bu hükmün arkasındaki olay yer almaktadır. Ziyarete gelen bir heyetin üyesi olan Ali bin Şeybân, Peygamber Efendimizin arkasında namaz kılmış ve onun, göz ucuyla rükû ve secdede sırtını düzeltmeyen bir adamı fark edişine şahit olmuştu. Namaz bittiğinde Peygamber Efendimiz cemaate döndü ve aynı ilkeyi hepsine ilan etti: Rükû ve secdede sırtını düzeltmeyen kimsenin namazı yoktur. Bu rivayetin senedi de aynı muhakkik tarafından sahih olarak derecelendirilmiştir.

Neyin talep edildiğine dikkat edin. Bir derinlik veya bir kronometre değil; sükûnete eren, yerine yerleşen bir sırt. Rükûdan çıkılabilmesi için, rükûnun önce gerçekten bir yere varmış olması gerekir.

Bu duruşa dair günümüze ulaşan tek şey tesbih değildir. Kıraatle geçen bir gece boyunca Peygamber Efendimizle birlikte kıyamda duran Avf bin Mâlik el-Eşcaî, daha uzun bir dua aktarır:

ثم ركع بقَدْر قيامه، يقول في ركوعه: "سُبحان ذي الجَبَروت والمَلَكوت والكِبرياء والعَظَمة"

Sonra kıyamda durduğu süreye yakın bir süre rükûda kaldı ve rükûsunda şöyle dedi: “Karşı konulmaz kudret, mülk, kibriya ve azamet sahibini tesbih ederim.”

— Sünen-i Ebû Dâvûd, nüshası, cilt 2, sayfa 154, 873 numaralı hadis. Avf bin Mâlik’ten rivayet edilmiştir ve isnadı, eserin muhakkiki Şuayb el-Arnaût tarafından güçlü (kavî) olarak derecelendirilmiştir.

Dört sıfat ve hiçbiri sıradan değil. Ceberût, her şeye boyun eğdiren kudrettir. Kur’an’ın zorba zalimler için kullandığı cebbâr kelimesiyle ve kırık bir kemiği kaynatıp onarmak için kullanılan kelimeyle aynı kökten gelir. Cebr, hem mecbur bırakan güç hem de onaran eylemdir ve bu sıfat her iki anlamı da aynı anda bünyesinde barındırır. Melekût, hiç kimsenin görmediği yaratılışın o devasa görünmeyen yarısı da dahil olmak üzere her şey üzerindeki mutlak egemenliktir. Kibriyâ ve azamet, ululuk ve büyüklüktür; bir yaratıkta kibir olarak algılanan, ancak Yaratıcı için kullanıldığında sadece yalın bir tasvir olan iki vasıf.

Ali bin Ebû Tâlib farklı bir duayı muhafaza etmiştir ve bu duanın sıfatlarla hiçbir ilgisi yoktur. Bu, adeta bir envanter dökümüdür:

اللَّهُمَّ! لَكَ رَكَعْتُ. وَبِكَ آمَنْتُ. وَلَكَ أَسْلَمْتُ. خَشَعَ لَكَ سَمْعِي وَبَصَرِي. وَمُخِّي وَعَظْمِي وَعَصَبِي

Allah’ım! Sana rükû ettim, Sana inandım ve Sana teslim oldum. İşitmem, görmem, beynim, kemiğim ve sinirlerim Sana boyun eğmiştir.

— Sahih-i Müslim, nüshası, cilt 1, sayfa 534, 771 numaralı hadis, Ali bin Ebû Tâlib’den rivayet edilmiştir.

Liste işitme ve görme ile başlar ki bu rastgele bir sıralama değildir: Bu ikisi, insanın dış dünyayı algılama kanallarıdır. Neredeyse hiçbir şey, önce bunlardan birinden geçmeden insanın kalbine giremez. Kulaklar o hafta en çok ses getiren şeye verilmişken, işitmem Sana boyun eğmiştir diyen bir dil, sahibinin arkasında durmadığı bir beyanda bulunmuş demektir ve namaz, bu çelişkinin sahibine görünür hale geldiği yerdir. Listenin geri kalanı kasıtlı olarak gösterişten uzaktır: Beyin, kemik, sinir. Soyut anlamda ruh değil. Şu anda bu duruşu sergileyen fiziksel donanımın ta kendisi.

Ve Hz. Âişe’den, bunların en kısası:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ. رَبُّ الملائكة والروح

O, her türlü eksiklikten münezzehtir, mukaddestir. Meleklerin ve Ruh’un Rabb’idir.

— Sahih-i Müslim, nüshası, cilt 1, sayfa 353, 487 numaralı hadis, Hz. Âişe’den rivayet edilmiştir.

Kuddûs, insani bir kıyası olmayan bir saflık ve temizliktir: Sadece kötülükten arınmış olmak değil, hayal gücünün O’na ekleyip de bir gelişme veya iyileşme olarak adlandırabileceği her şeyden münezzeh olmaktır. Ve ikinci yarıda isimleri zikredilen ikisi ise, herhangi birinin sayabileceği en yüce varlıklardır: Melekler ve Cebrail. Yüzü yere dönük bir şekilde duran biri, bulunduğu bu duruştan O’na, onların bile Rabb’i olarak seslenmektedir.

Hz. Âişe, Peygamber Efendimizin rükû ve secdelerinde çok sık söylediği bir duayı aktarır ve nedenini de ekler: O, Kur’an’ı hayata geçiriyordu.

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ رَبَّنَا وَبِحَمْدِكَ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي

Allah’ım, Rabb’imiz! Seni hamdinle tesbih ederim. Allah’ım, beni bağışla.

— Sahih-i Buhârî, nüshası, cilt 1, sayfa 163, 817 numaralı hadis, Hz. Âişe’den rivayet edilmiştir.

Hayata geçirdiği ayet, görevinin neredeyse tamamlandığı son dönemlerde nazil olan Nasr Suresi’nin üçüncü ayetiydi:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَٱسْتَغْفِرْهُ ۚ إِنَّهُۥ كَانَ تَوَّابًۢا

Rabb’ini hamd ile tesbih et ve O’ndan bağışlanma dile. Şüphesiz O, tövbeleri çokça kabul edendir.

Nasr Suresi, 110:3

Önce tesbih, sonra istek; bu, zikrin koruduğu ve yukarıdaki diğer tüm duaların da zemin hazırladığı sıralamadır.

Başlangıçta bahsettiğimiz talimat duayı secdeye ayırdığı için, bu durum haklı olarak akla bariz bir soru getiriyor. Rükûda bağışlanma dilemek bu talimatla tutarlı mıdır? Bu eski bir tartışma konusudur ve cevap, kime sorduğunuza göre değişir. Buhârî bu hadise “rükûda dua” başlığı altında ayrı bir bölüm ayırmıştır. İbn Hacer, Buhârî’nin bu başlığı, aralarında İmam Mâlik’in de bulunduğu, rükûda dua etmeyi hoş karşılamayanlara cevap vermek amacıyla kasıtlı olarak seçtiği görüşünü kaydeder. İbn Hacer’in kendi yorumu ise İbn Abbas’ın hadisinin zımni bir yasak içermediği yönündedir: Secdede Allah’ı yüceltmek nasıl bu hadisin kapsamı dışında bırakılmıyorsa, rükûda dua etmek de aynı şekilde dışlanmaz, diye yazar.

Fethu’l-Bârî, nüshası, cilt 2, sayfa 281.

Her iki görüş de kişisel zevklerden ziyade sahih metinlere dayanmaktadır ve bu, bir blog yazısının çözüyormuş gibi yapabileceği bir ihtilaf değildir. Aynı sayfa, kimsenin itiraz etmediği o tek gerçeği de ekler: Rükûdaki tesbih hiçbir zaman bir anlaşmazlık konusu olmamıştır.

Sahabeden sonraki ilk nesil arasında bir isim, özellikle bu duruşuyla hatırlanır. Ebû Nuaym el-İsfahânî bunu şöyle aktarır:

كان أويس القرني إذا أمسى يقول: هذه ليلة الركوع، فيركع حتى يصبح. وكان يقول إذا أمسى هذه ليلة السجود، فيسجد حتى يصبح

Akşam olduğunda Üveys el-Karanî, “Bu gece rükû gecesidir” der ve sabaha kadar rükû ederdi. Başka bir akşam olduğunda ise “Bu gece secde gecesidir” der ve sabaha kadar secde ederdi.

Hilyetü’l-Evliyâ, nüshası, cilt 2, sayfa 87, Esbağ bin Zeyd’den rivayet edilmiştir.

Bunu bize ulaştığı şekliyle, yani içindeki kusuruyla birlikte buraya dahil ediyoruz. Rivayetin senedi muttasıl (kesintisiz) değildir: Şâtıbî’nin el-İ’tisâm adlı eserinin muhakkikleri, tam da bu rivayeti ve Hilyetü’l-Evliyâ‘nın bu basılı sayfasını tartışırken, Esbağ bin Zeyd’in Üveys ile hiç karşılaşmamış olması nedeniyle senedin kopuk olduğunu belirtirler.

el-İ’tisâm, nüshası, cilt 2, sayfa 180.

Dolayısıyla bu, üzerine bir ibadet pratiği inşa edilecek bir şey değildir ve biz de bunu bu amaçla sunmuyoruz. Bunu aktarmaya değer kılan tek şey, başka bir duruma delil teşkil etmesidir: Peygamber Efendimizden bir veya iki nesil sonra, onunla hiç tanışmamış insanlar bile rükûnun, insanın içinde kalmak isteyebileceği bir makam olduğunu çoktan anlamışlardı. Bunu aktaran senet sahih olmasa bile, bu hissiyatın kendisi doğrudur.

Yukarıdaki her şey, tek ve gösterişsiz bir talepte birleşiyor. Sırtınızın sükûnete ereceği kadar eğilin. Sözleri, bir anlam ifade edecekleri hızda söyleyebilecek kadar uzun kalın. Ve kendinizden ziyade O’nun hakkında olan sözler söyleyin — kusursuzluk, mülkiyet, kudret, egemenlik, azamet — ta ki günün sıradan akışı, kametten önce kaygılandığınız o şey, aslında neyin yanında durduğuyla kıyaslanıp gerçek ölçüsünü bulana dek.

Yarının namaz vakitlerinin ne zaman gireceğini ve hangi yöne döneceğinizi bilmek, bu işin bir kere halledip bir daha hesaplamak zorunda kalmayacağınız tek kısmıdır; namaz vakitleri ve kıble aracımız nerede olursanız olun her ikisini de sizin için hazır tutar.

Eğer burada Arapça bir ifadeyi yanlış çevirdiysek, bir görüşü yanlış kişiye atfettiysek veya iddia ettiğimiz şeyi söylemeyen bir sayfayı kaynak gösterdiysek, bize bildirin; bunu herkesin gözü önünde düzeltelim. Yukarıdaki her alıntı, alındığı basılı sayfayı açar ki asıl mesele de budur.

Allah ﷻ, rükûyu hakkıyla, yani acele etmeden, sırtımız dümdüz ve yalnızca O’nunla meşgul olarak yapabilmeyi bizlere nasip etsin.